Yusuf Sağlam

İlk ağızdan “Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü” tanımlamasına değinmekte yarar var. Tanım, Nurhan Karadağ’ın “köylülüğüne” vurgu değil; yaptığı üretimlerin ne ölçekte, nasıl bir dil oluşturduğu, evrensel söylemde nereye vardığını görmek istemeyenlere, dudak bükenlere, hakir gören ve bühtan içinde olan kendini beğenmiş ve bilmeyen, tiyatronun sadece kentliler tarafından yapılabileceğine inan, özü boş, gösterişi cafcaflı sözde tiyatro tayfasına ironik yollu göndermedir. Yoksa, Karadağ’ın köylü kimlini öne çeken, vurgu yapan, yaptıklarının sadece geleneksel tiyatro çerçevesiyle sınırlı olduğunu saptamaya yönelik bir tanım değildir. O, köy kökenli olduğundan gururla bahseder, gocunup yüksünmeden, lafı dolandırmadan dosdoğru ifadeyle iftiharla söylerdi. Anadolu köylülüğünün; felsefeden antropolojiye, sosyolojiden halkbilimine, teolojiden etimolojiye, müzikten resme, tek seslilikten çok sesliliğe, tiyatrodan mimariye, edebiyattan soyutlamaya, hattan şiire, dengbejden ozana, tarımdan şenliğe, kardeşlikten barışa ve hoşgörüye… birbirinin içine geçmiş kavilli yelpaze olduğu bilincindeydi. Bu görüşledir ki, en basit derlemenin, kayda almanın o işin uzmanı tarafından yapılmasının eksik kalacağı ifadesinde bulunurdu. En yalın halk dansı derlemesinde bile; tiyatrocunun, sahneye koyucunun, koreografın, antropologun, müzikologun, etimologun, mimarın, köstüm kreatörünün birlikte çalışmasında sayısız yararının gerekliliğini dile getirendi. Karadağ’a göre köylülüğü anlama ve kavramanın; Anadolu Hümanizmasını anlamak olacağını, bu kökün çok derin ve meşakkatli olduğunu, girenin kendini bu ummanda kaybettiğini ve sonsuz kaynak olduğunu her fırsat söyler, kayıt altına alınmasında gecikildiğinden yakınırdı. Kitabı okuyacaklar bunu bir bölümüyle kolaylıkla anlayacaklardır.

Kitaptan söz açılmışken bir iki özel ve genel durumun kayda geçmesinde fayda var görüşündeyim. Kitap, Anadolu coğrafyasında tiyatro yönetmeni olarak üretiminde bulunan kişilerden birine yazılmış ilk olma özelliğiyle öncüdür. Bu, tiyatro yönetmeni konumunda emek vermiş ve vermekte olan değerlerimize sahip çıkmanın yol göstericisi ve kışkırtıcısı olacağı düşüncesindeyim. Böylece; yazarın yazdığı tekstin tiyatro külliyatında yer alması yanında, yönetmenin sahnedeki bu tekste hayat veren üretimi buza yazılan yazı olma özelliğinden çıkacak, tarihteki yerinin alınması sağlanacaktır. Ya da böyle bir teselliyle kendimi avutuyor çıkmazındayım. “Anadolu Tiyatrosu Köylüsü-Nurhan Karadağ” keyfe keder olarak yazılan bir kitaptır. Bir itme ve mecburiyet olmadan, değeri tarafımızdan zamanında anlaşılan ve anlaşılanın da yerine getirilmesinin elzem olduğuna inanılan düşüncenin tarih için kayıt altına alınmasıdır. Düşüncenin başladığı ilk günden somut hale gelen basılmış evresi arasında sekiz yıllık bir sürede tek beklenti; saygıya değer vefanın yerine gelmiş olmasındaki manevi haz ve huzurdur. Bunu zamanında ve yerinde başarmış olmanın mutluluğu ve övüncü içindeyim. İfade ettiklerim yaşadıklarımın kanıtıdır ve bunlar dost meclisinde, toplantılarda ulu-orta Karadağ tarafından da söylenmiştir. Durumu bir nebze açmakta yarar var. Sevgi dolu, engin yürekli Nurhan Hocaya kitabını zamanında sunmuş olmanın mutluluğu yanında, O’nun tiyatro tarihine bir kitap somutunda not düştüğünün huzur ifadesini gözlerinde okuma şansına erdim. Kitabı bütünlüklü olarak okuyup bitirdiğinde; “Nereden buldun bu kadar detayı, nasıl yazdın, yaptıklarımı ne güzel okumuş ve ifade etmişsin, benim sanatçı sezgisiyle ulaştıklarıma sen tiyatro estetiğindeki okumalarınla açıklık getirmişsin, bu ancak sahneyi ve tiyatro kuramını iyi bilmekle olanaklı bir iş, kitap bu yöndeki çalışmanın ürünü, okuyunca hayrete düştüm, kendimi çırılçıplak hissettim, her şeyi yazmışsın, aferin sana…” (Bir bu kadar da yazılmasında yeri olmadığına inandığım övgü dolu saptamaları oldu. Denemeliler şahit.) güzel sözleri benim için her şeye değerdi. Emeğim yerli yerine ulaşmıştı. Diğeri lafı güzaftı. Aşağıdaki saptamayı da yapmaktan kendini alamamıştı. “Tabii, bu bir roman, bir öykü kitabı gibi kolay okunmuyor. Tiyatro insanı için gerekli bir çalışma. Bir yönüyle onlara açılmış pencereden içeriyi görmede önemli yazılı bir kaynak. Yaptıklarımızı tanıtma, açma, gösterme yolunda namus borcu olanını yerine getirmiş oldun. İnşallah “Deneme”nin (Ankara Deneme Sahnesi) de yıllığını bastırır, senin yazdığın bu kitapla birlikte Şenol’un (Tiryaki) yazdığı Amatör (Amatör, Ankara Deneme Sahnesi (1956 …) ve tiyatro” üçlüsüyle önemli bir kilometre taşını geride kalanlara bırakırız.”

Nurhan Karadağ, yapılan tiyatro üretimlerden gelecek kuşaklara miras olabilecek; belge ve yazılı envanteri bırakmaya değer verendi. Bu yönüyle kişi olarak düşüncesini haddimce yerine getirdiğim kanaatindeyim. Resmin gölge boyutuna bakıldığında ise, iş göründüğüyle yansıyan değil. Türkiye toplumu, hele hele tiyatro camiası yerinde ve zamanında gerçekleşen bu çalışmaya gereken kıymeti ve desteği verdi mi? Cevabım koca bir hayır! Kitabın basım öncesi imece sürecinde üç duyuru sonrasında yalnızca 36 kişinin el uzattığını Nurhan Hocaya bir türlü söyleyemedim. Bu duyular sözüm ona O’nun sevenlerine yapılmıştı. Oysa Hoca; “Bin kitap bu camia için nedir ki! Yakın zamanda ikinci, üçüncü baskıları bile yapılır.” düşüncesindeydi. Anlatmak, izah etmek benim için çok zordu. Sanal ortamdaki duyulara arkadaşlarımın kışkırtmaları sonrası ve Ankara Deneme Sahnesi’nin maddi desteği de kifayetsiz kalınca; imdadıma yayıncım, dostum, arkadaşım, güzel insan; Metin Turan yetişti. “Ağabey bir kez yola çıktık, Nurhan Hocayı üzmek olmaz. Bu saatten sonra geri durmak bize yakışmaz. Ne yapalım, iş başa düştü. Kendi olanaklarımızla basalım, arkası belki o zaman gelir.” Kitap basıldı, imeceye katılan dostlara gönderildi, ama arkası yine gelmedi. Nurhan Hocaya bunu anlatmada da kıvırmalara gittim. İmeceye el veren dostlara şükran borçluyum. Bu aşamada Metin Turan’a bir dostu olarak tüm içtenliğimle minnettarım. İyi ki, Ağabeyime, Nurhan Hocama, Emmoğluma (Bu kendisinin bana karşı zaman zaman kullandığı bir hitaptı) Baba Yarıma, Öğretmenime on aylık keyif ve mutluluk dolu günler yaşatmışsın. Var ol Metin Turan.

Nurhan Karadağ’ın Zeynepleri, Cemilleri, Cemileleri, Cemil oğlanları, Demlikleri… tiyatronun O’nun ruh ikizi olduğunu bilir. Bir nebze uzağında olanlar da, hafif bir sendelemeyle bu düşünceye dâhil olurdu. Gözlemim o ki, Karadağ’ı tanımak, bu sürece evrilmek; O’na sıkı sıkıya sarılmakla mümkündü. O’nunla kavgaya girmek; kendi idealinin kapısını açmaktı. Bu yüzden tanışmayla birlik en baştaki alınganlıklar kıssa sürede kendiliğinden bertaraf olurdu. Karadağ’ın sert bir çıkışmışlığı, gönül kırmışlığı, küskünlüğü ve küstürmüşlüğü yok muydu? Vardı. “Hepimiz insanız, hata yapacağız, bu bizim hakkımız. Hata yapacağız ki kendimizi sorgulayabilelim ve doğruyu bulabilelim.” derdi. Yine onu tanıyanlar, bunun tiyatro uğruna yapıldığı da bilirdi. Kıssa sürede durum anlaşılınca, ortalık süt limana keser, tiyatroya dair yaşam başlardı. Kara kaplı defteri de vardı!  Tiyatro yolunda ihanette uğradığına, uğratıldığına kanaat getirince; onların adlarını yazardı hafızasındaki kara kaplı deftere. Öfkeyle yazdıklarına yeniden yeniden şans tanımayı ahlaki gereklilik bilirdi. Önce bir “Lahavle!” çeker, kırgınlığın iyileşmesini yeni üretimin iyileştirici sürecine bırakırdı. Kişi üretime katkı koymuşsa bu onun aklanması demekti. En kızdıklarına, kırgın olduklarına bile, üretimden gelen başarılarını göz ardı etmeyi bilmezdi. Onları takdir etmeyi, edilmesi gerektiğini; haklıya hakkını teslim etmek olarak addederdi. Hayat nerede başlar, tiyatro nerede biter; O’ndaki tiyatro sevdasını anlamak, kavramakla, görmek ve şahit olmakla mümkündü. Tiyatronun bir aşk, bir sevda, bir şevk ve yaşam biçimi olduğunu, ancak bu türden yürek koymayla yapılabileceğini bıkıp usanmadan söylerdi. Aşkın en büyük çatışmayı içerdiğini, çatışmanın ise doğruyu bulmada yol gösterici olduğunu dile getirirdi. Böyle bir sevdaya tutulmuş olmaktan çok mutlu olduğu için, herkesi bu sevdaya ortak etmeye çalışırdı. Yüreği ve sofrası bu konuda çok engindi. Zeytin tanesini bile paylaşmaya çalışırdı. Tiyatro mutluluğunu paylaşmada da engin yürekliydi. Mutluluğun sarhoşluğuyla kendi üslubunda dans ederdi. İçini yakan bu sevdayladır ki, tiyatronun uzağından olanları, yanından yöresinden geçmeyenleri bile dahil etmeyi görevi bilirdi. Herkesin bir şekilde tiyatro yapmasını, seyretme imkânına kavuşma savunuculuğunu görevi bilirdi. Tiyatroyla tanış olmak, bilmek ve tiyatroya ulaşmak; aşkı yaşıyor olmaktı O’nun için. Böylece; kendini, toplumunu, geleceğini tartışabilmek, değerlendirebilmek demekti. Bu, bilmek yolunda kendine pencere açmaktı. Bundandır ki, tiyatro eğitiminin her aşamada yapılmasına, yapılıyor olabilmesine hak verir ve kıymetli sayardı. Düşünce doğruluğunu; sanat, özellikle tiyatro sanatı penceresinde ulusa ve dünyaya bakmanın: olup bitenleri, nereye gidildiğini, ne konumda olunduğunu algılamak ve değerlendirebilmek olanağına kavuşmak demekti O’na göre. Bu gerekçedendir ki, sanatı, tüm bilimsel disiplinlerin yüz akı sayardı. Barışın, kardeşliğin, huzurun, mutluluğun, akıl sağlığı yolunun sanattan geçtiğine inanırdı. Hayattan arındırılmış estetik bir sanat yapıtının; insanı, dolaysıyla insanlığı; iyiye, güzele, aşka, sevdaya, mutluluğa, huzura, bir arada yaşamaya, barışa götüren, yönlendiren yol bilirdi. Anadolu hümanizması bunun bilindik ilacıydı. Arananın, derman olacak olanın bu toprakların dinamiklerinde saklı olduğunu her fırsatta anlatmaya ve kavratmaya çalışırdı. Karadağ’a göre Anadolu hümanizması bir yönüyle Alevi-Bektaşi inancında dile gelendi. O’na göre bu inanç temeli öğretiyi anlamaya, kavramaya çalışmak; evrensel olanı yakalamakla eş anlamlıydı.  Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü-Nurhan Karadağ kitabım için verdiği özel söyleşide bu düşüncesini; (…) Bilerek ve inanarak söylüyorum ki, bana göre Alevi felsefesi, Anadolu hümanizmasının, Anadolu insanının düşüncesidir ve yarınki güzel dünya toplumuna model olabilecek derinliktedir diye düşünmekteyim. Ve onun için de bu tür çalışmaları, derlemeleri gösterileri yoğun bir biçimde bütün dünyaya yayma gereğine inanıyorum.” (1) şeklinde ifade etmeye çalışmıştı. Öğrenmeyi dert edindiği inanç temelli felsefeyi; saha çalışmasında somut olarak bulmaya çalışırdı. Doktora tezi için Anadolu’da köy köy Dramatik Köy Seyirlik Oyunlarını derlemeye çalışırken; Alevi dedeleri ve onların söyledikleri deyişlere ilgi duyması bundandı. Yakın tanış olmuş ve bu deyişleri, duaz imamları kayıt olanakları el verdiğince derlemeye çalışmıştı. 1982 yılında öğrencisi Belgin Aygün’ün, Tören ve Samah (Alevi-Bektaşi Törenleri İçinde Samah) alan araştırması lisans çalışmasını; Kardeşlik Töreni-Samah adıyla gösteriye dönüştürürken öğretiyle daha da içli-dışlı oldu. Bu gösteriyi bilinçle, sabırla 33 yıl canlı tutmayı bir borç bildi. Daha da sürdürmenin de projeleri içindeydi.

Karadağ’ın Alevi-Bektaşi hassasiyetinin yakın tanığı olan eşi ve çocukları, O’nun hakka yürümesiyle, naşının Cem Evinden kalkmasını uygun gördüler. Durum, Karadağ’ın dile getirdiği düşüncenin toplum nezdinde görünür kılması ve bu düşünceye duyulan saygıdandı. Saygı duyulan bu karar sayesinde yüzlerce insan bu inançtaki cenaze kaldırma ritüelinin nasıl gerçekleştiğini yaşayarak gördü, bildi. Tıpkı Kardeşlik Töreni-Samah gösterisinde on binlerce insanın dinsel, mezhepsel, etnik köken gözetmeksizin birleşmesinde olduğu gibi. Alevi inanç sahipleri ve önderleri de bu karara saygı duydu ve gururlandı. Bir Can gelecek ve bağırlarından Hakka uğurlanacaktı. Yastaydılar. Bu onlar için yaslarını bir daha yas bilmekti. Kutsalları Muharrem ayındaydılar ve üçüncü imamları; Şah İmam Hüseyin’inin Kerbela’daki şehit oluşunun matemindeydiler. Yasları, Karadağ’ın Don Değiştirmesiyle daha hissedilecek olandı. Karadağ Canın öldüğü olmazdı onlara göre. O, sadece Hakka yürümüştü ve bu vakurla uğurladılar kendilerine teslim edilen Canı.

Törene katılan çoğu insan, belki yakınından, yöresinden geçmeyeceği, yolunun düşmeyeceği Cem Evinde buluşma fırsatı yakaladı bu sayede. İnancın ritüelini yaşayarak tanıma olanağını elde etti ve kendisine yeni bir pencere açtı. Tabii ki bu buluşmaya, buluşturmaya Nurhan Karadağ vesile oldu. Ancak, ritüelin tamamını da görmedi, gözlemleyemedi. Tıpkı, Karadağ’ın bir sömestr boyu verdiği derslerinde olduğu gibi. Öğretmen kimliğini tekrar takınmıştı. Dersin devamını görmek isteyenlere; bir diğer cenaze kaldırma törenini adres gösterdi. Kendi töreninde; Rızalık, Helallik, Tevhit (Duaz İmam) icralığına şahitlik edildi, yaşandı, yerine getirildi. Mezarı başındaki yapılacak olan Sırlaması ise, başka törende görmeye ertelendi. Dardan İndirilmesi ise, diğer bir zamanın gündeminde yapılması olası Ayın-i Cemdi. Bu zorunlu buluşturmada; Alevi inanç sahipleri gibi, tüm inançlara mensup olabilecekler ve inançsızlar birer Can olarak girdiler Cem Evine. Oranın sahipleriydiler ve söz hakları vardı. Kadın-erkek, çocuk-yaşlı gözetilmeksizin ve ayrışmaya tabii tutulmaksızın yan yana, cemal cemale saf tutuldu. Rızalık istendi verdiler. Helallik istendi, haklar helal kılındı. Karadağ’ın bu inanç için çabası, duruşu, mücadelesi Meydan makamındaki Canlar için dile getirildi. Ana sütü gibi ak, herkesin anladığı, bildiği, konuştuğu dilden dualar, Duaz İmam okundu. Huzurdaki Canlardan, içlerinden nasıl geçiyorsa, neyi ne kadar biliyorlarsa, dilleri nasıl dönüyorsa öyle dualar edilmesi istendi. Bu barış, kardeşlik ve özgürlük atmosferi Karadağ’a yakışan ve olmasını istediği ortamdı. Sevenleri acılar içinde Karadağ Donunda bir teni rahmana kavuşturma hizmetiyle görev yerine getirildi. Bir yönüyle zorunlu olan bu buluşturmada Karadağ; (…) İnanarak söylüyorum bunları. Bu felsefeyi, durağan bir felsefe değil diye yorumlamak gerekiyor. Dinamik bir felsefe. Yani, yaşama, değişime, dönüşüme açık bir felsefe. Gene güzel insan için. Daha ucu açık bir felsefe. Bunu müziğinde de dansında da görebiliyoruz. (…) Dinamik, değişebilen, dönüşebilen. Ama, hep güzel insana ulaşmak adına, güzel topluma ulaşmak, barışçıl topluma ulaşmak, kardeşçe bir topluma ulaşmak adına. (2) Alevilik üzerine kısa dersini de verdi ve insanı kendiyle baş başa kalmasına havale etti. Yaşanılan bu atmosfer içinde O’nun sevdalıları, gönüldeşleri, öğrencileri, arkadaşları yolunu sürdürmeye, Karadağ’ı çoğaltmaya karar kıldı. Anadolu hümanizmasının yiğit neferinin, gönül ehlinin devri daim olsun. Işıklar üzerine ağsın.

  • Sağlam Yusuf, Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü-Nurhan Karadağ, Ürün Yayınları, Ankara, 2015, s: 213
  • Nurhan Karadağ, Halk Dansları Bağlamında Alevilerde Samah ve “Kardeşlik Töreni-Samah” Gösterisi, Söyleşi: Kibar Nedim – Sağlam Yusuf, Sempatik Dans, (Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi) Sayı: 18, s:67