Şenol Tiryaki

Değerli dostlar, dünyamızı ‘küreselleşmenin’ dayattığı savaşların yıkımından kurtaracak olanın, barışı var edecek olanın, insanın yine kendisinin olduğunu ve insanlığın da bu çaba içinde olduğunu biliyoruz. Bu çabada bilim ve sanat sarmalının işlevi ve önemi açıktır. Oysa günümüzde bu alanlara ilişkin yeni dayatmaları görmekteyiz

Dünya, bilim ve sanat alanına önem verildiği dönemlerde gelişmiştir. Ve önem veren toplumlar, ülkeler kalkınmada söz sahibi olmuşlardır. Bu alanlara öncelik tanımayan, yatırım yapmayan, yapamayan ülkelerin kalkınmaları söz konusu olmamıştır, olamaz da. Onlar, başka ülkelerin yarattıklarını, doğal kaynaklarının sınırlığı içinde (onlara da el konuncaya kadar) satın alan veya alamayan edilgin ülke konumunda kalmışlardır, kalırlar. Tıkanan erk, bu altta kalışı ve açmazı, elinde kalan malzeme ile, yani yıllar öncesinin propagandaları ile sürdürmek ister. “Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz, yeni yeni sermayedarlar yaratacağız, küçük Amerika olacağız ve halkımız mutlu olacak demeye devam ederler.” Ancak, hamasetle bu işin üstesinden gelinemez ve sermayenin küreselleşmesi, yani sömürü, uluslararası örgütler (IMF, Dünya Bankası, NATO, vb.) aracılığı ve desteği ile devam eder.

Oysa, uluslararası iletişim ve dayanışma sadece ‘para’ ve ‘silah’ işbirliği içinde geliştirilen ‘çıkar’ değildir. Emekçilerin de ortak türküleri ve dayanışma örgütleri vardır.

Gerçekten de kalkınmanın ve olumlu yönde etkili bir dünya devleti olmanın, sadece ekonomik büyüme ile olmadığını, sadece teknoloji almak ile olmadığını 20. Yy’da gördük. Ülkelerin kalkınmasında refah düzeyinin küreselleşmesinde, barışın inşasında; aydınlanmanın, merkeze insanı koyan yaklaşımın ve bu konuda etkili olabilmede de ‘kültür meselesinin’ ve ‘emekten yana politikalarınbaşarısının ne denli önemli bir yerinin olduğu açıktır.

UNESCO tarafından 1997’de Fransa’da düzenlenen ‘Sanatçıların Durumunu İyileştirme ve Geliştirme’ konulu dünya kongresi sonuç bildirisinde;

“Günümüz toplumu artık bir bilgi toplumu olduğundan, geleceğe bakmak, ahlaki değerleri, teknolojiyi ve estetiği bir araya getiren yeni bir bütünleşme yolunu öngörmek sanatçıların işidir. Toplumların geleceği büyük ölçüde sanatçılara kulak vermeye bağlıdır.”

denilerek, dünyada yaşam düzeyinin iyileştirilmesi, toplumun gelişmesi, hoşgörü, hukuk ve barış ortamının gelişmesinde, sanat yapıtları ve sanatçıların yaptığı katkının bilinciyle ‘yaratıcı güç’ ün desteklenmesi vurgulanmıştır. Ülkemin insanları da bunun farkındadır ve gereğini elbet yapacaklardır.

Bu farkına varmada, vardırmada sanatın önemli bir işlevi vardır. Sanatçı; insanlığa diyecek bir sözü olan, bu anlamda ‘sancı’ duyan kişidir. Bu sancısını doğurmak için gösterdiği çabaya saygı duymak, yukarıda da değinmeye çalıştığımız nedenlerle de destek vermek gerekir. Ancak çoğunlukla, olması gereken bu doğal desteği göremeyiz.

İnsanların sanat eserlerine yaklaşımında, kendi beğenileri elbette bir ölçüttür. Kişinin bu kararında; devlet yapısı, sosyal ve ekonomik konumu, aile düzeni, dini inançları, milliyetçilik algısı, etik anlayışı, kısacası eski edinimlerinin birikimi vardır. Biraz ezbere dayanır. Güzel olan ise, dil, din, ırk, mekân ve zaman sınırlarını aşan yapıtlarda gizlidir. Bizler biraz da bu eserlerle insanı, insanlığı fark eder, aydınlanırız.

Kimi ülkelerde erk bu aydınlanmadan ve genellikle sanattan (yaratıcılıktan) ürker. Onlar için, özellikle de iktidarlarının devamı için, bu farkına varış, aydınlanma ‘tehlikeli’ olabilir. Var edilen sanatsal ürünün ifadesinin farkındadır. Eleştiremez, kendi ifadesini de dile getiremez (veya getirir) ve sanatın içine tükürür, ucube bulur. Ancak saldırı bazen bu sınırın da dışına taşar. Mesele kökten çözülmeye çalışılır (!), damardan girilir, bilim ve sanat insanlarımız suçlanır. “… bilimsel terör var. …resim yaparak tuvale yansıtarak, şiir yazarak şiire yansıtıyor. …arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, …Viyana’dır, Londra’dır. …üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur der (İNŞ/gazeteler)”. Ne alaka der üzülürsünüz. Ardından bir sürü zevat, ‘sanat’ üzerine, ‘sanatçı’ üzerine olumsuz demeçler döktürmeye başlar, sanata, sanatçıya ‘saldırılır’. Şaşırırsınız.

Ama siz yine de bakmayın öyle kraldan fazla kralcıların saldırgan feveranlarına. Bu sözlü ve fiziki saldırıların; kısa sindirmeler sağladığını ve kendilerine ‘muhtaçlığa’ (sığınmaya) ve dolayısıyla satın alma güçlerine katkı verdiğini bilen esas güçler (sistemin sahipleri/sermaye), yeri geldiğinde bu zihnini zikreden zevata zılgıt da çekebilir veya çektirtir. Veya kamuoyuna ‘yanlış anlamayın izahını’ yapabilir, yaptırır. Ancak bunlar ‘yerseniz’ anlamında sunulan beyanlardır. Ve ‘sanatçı’ bunların farkındadır.

Ancak sanat alanı ve sanatçı için ‘tehlike’ bu dayatmalarla, bu zorlamalarla sınırlı değildir. Görüldüğü gibi, küresel sermaye de tarihten ders alır, almıştır. Sanatçıları, bu yaratıcı insan kaynağını sadece bu feveranlarla, baskılarla sindirmenin yeterli olmadığını, olamayacağını bilir. Her adımını kâr dürtüsüyle atan, her olaya rant kaygısı ile bakan bu sistem, elbette sanata da metalaştırmanın kurgusu ile yaklaşır. Sanatsal üretim mal, izleyici de (seyirci de) müşteri olur. Ve sanat desteklenir! Destekleniyor mu? Sorarsanız; yenilikten, değişimden ‘ileri demokrasiden’ dem vururlar. Koca koca mekânlarda, müzelerde, mülklerde gerçekleştirmeye çalıştıkları kontrollü etkinliklerden bahsederler. ‘Güdümlemek’, ‘sınırlamak’ amaçlarını hiç dile getirmezler. İşte bu ‘ne oluyor? Nasıl oluyor?’ diye soramadığımız yuvarlamaların farkına varamayışımızda ve elbette farkına varışlarda sanatın da rolü vardır.

Bilim insanı Behice Boran da, yıllar önce, Adımlar Dergisi’ndeki (Haziran 1943) “Sanat sanat içindir/Sanat cemiyet içindir dolambacı” makalesi ile;

“Sanat sanat içindir diyenlerin faaliyetlerine baktığımız zaman da kendilerinin tenakuza düştüklerini görürüz. Yarattığı eserin bile kime hitap edip etmediği ile ilgilenmeyen kimse, neden sanat sanat içindir iddiasını, makale, kitap yazarak, konferans vererek veya karşısındaki ile münakaşa ederek müdafaa ediyor? Neden karşısındakini ikna etmeye çalışıyor. Demek ki ‘karşı taraf’ ile, yani okuyucu ile, dinleyici ile alakadar olunuyor”

diyerek, bu ‘farkına varışta’ sanatsal ürünün önemine ve bu nedenle de sanatçının duyarlılığının sorumluluğuna dikkati çeker.

Elbette her sanatçının gerçekleştirdiği eserin izleyicisinin üzerinde bir etkisi vardır. Bizim için, sanatçının yarattığı sunumun, yani sanat ürünlerinin değerlendirmesinde ölçütlerin tümü, birkaçı veya biri öne çıkabilir. Bu çıkış açıktır ki, bizim toplumsal konumumuzla, amaçlarımızla, dünyaya bakışımızla paralellik taşır.

Yine Boran, aynı makalede;

“Sanatkâr çalışırken eserinin hitap edeceği zümre ile ilgilenmeyebilir; sırf kendisini tatmin için eser yaratabilir. Eserinde şuurlu olarak hiçbir görüş, bir tez ifade etmeyebilir. …Sanatkâr kendisi ister farkında olsun, ister olmasın zaruri olarak mensup olduğu devrin, cemiyetin, zümrenin, hatta küçük bir kliğin kıymetlerini, görüşlerini eserine aksettirir. …Bunun için sanatkâr, kendini tatmin etmek ve iç âlemini ifade etmekten başka hiçbir şuurlu gaye, tez gütmese bile yine farkında olmadan şahsiyetinin bir parçası haline gelmiş olan, onda yerleşmiş olan sosyal değerleri eserinde aksettirmiş olacaktır. …Sanat sosyal şartları aksettirir derken, aynanın dışarıdaki eşyayı aksettirmesi nevinden mekanik bir akis, bir ikinci kopya kastetmiyoruz. Faal, dinamik unsur, insanın kendisi, giriştiği faaliyetlerdir.”

diyerek işaret ettiği gibi; ifade özgürlüğünün önü açık olmalı. Ancak yine, Boran’ın da dikkati çektiği gibi, neyin neden yapıldığını, ne sonuç doğurduğunu, doğurabileceğini de bilmeliyiz. Bizim de karşı olduğumuz, eleştireceğimiz çok farklı sunumlar olacaktır, oluyor. Biz meselenin sınıfsal olduğunu biliyoruz. Buna karşı çıkanlar, mazeret sunanlar elbette olacaktır, oluyor zaten. Ama olmalı. Sanat alanından derlenebilecek yanıtlar üzerinden sağlıklı bir ilerleme olanağına kavuşabiliriz. Ancak yanıtlar özgürce derlenebilmelidir.

Daha güzel bir dünyanın düşünü kuran insanların mutluluğu ve düşlerinin gerçeğe dönüşebilmesi, emekten yana yürütülen politikaların başarısı ile olanaklıdır diye düşünüyoruz.

Açıkça görüyoruz ki; insanlığın binlerce yılda var ettiği olumlu değerlere (emek, barış, sevgi, saygı, vicdan, vefa, …) küresel sermayenin saldırısı hızlanarak devam ediyor. Savaşa muhtaç bu küresel güç ‘sisteminin getirdiği zorunluluklarıdaha da pervasızca gündeme taşıyor. Mızrak çuvala girmiyor. Girmiyor ama hegemonya (paranın hegemonyası) uluslararası boyutta sürüyor.

Küresel sermayenin elindeki bu ‘paranın gücü!’, yani sermaye ve sermayedar ilişkisinin bütünlüğü, değişmez bir kural değildir. Değişebilir. Ancak, bu kuralın (kapitalizmin) nasıl işlediğinin ve öncelikle bu sermayenin nereden kaynaklandığının ve emperyalist boyutunun da farkına varılması gerekir.

Zenginliğin, varsıllığın ‘para’ ile ilgisi vardır elbet. Ama bu durum kapitalist sistemin esas belirleyicisi değildir. Marx’ın o müthiş soyutlaması ile işaret ettiği gibi, mesele ‘para’nın sermaye olarak kullanılıp, ‘artı değere’ el konulmasıyla başlar. Bu duruma (sömürüye), sömürülenlerin, emekçilerin itirazı kaçınılmazdır. Peki, sömürü nasıl sürdürülebilir. Gücü (iktidarı) elinde tutanlar, her türlü ‘kanuni!’ ve ‘zora dayalı’ önlemini alır. Ama bu önlemleri alabilmesi bile açıktır ki; insanların bu düzenin bir ‘mukadderat’, bir ön kabul olarak algılanması ile olanaklıdır. Erk, bu ‘ön kabul’ dışında gelişecek bir felsefeye, düşünceye izin vermemek ister. Ama insanlar düşünürler.

Evet her şey maddi, her şey para değildir elbet. Yaşam insanlığın var ettiği değerler ve ilişkiler üzerinden devam etmektedir. Ancak, insanlar yaşam kalitelerini yükseltmek, geleceklerine güvenle bakmak, daha mutlu bir yaşam sürdürmek isterler. Önlerindeki ilk aşama ailelerinin mutluluğu için mücadeleye girmektir. Bu mücadele onları, ister istemez, bazı engellerle karşılaştırır. Bu kavşakları aşmak için gösterdikleri çaba sonunda, bazı küçük sorular akla gelir ve sorarlar. İşte kişinin ütopyalarını var etmek için dile getirdiği bu sorular ve yanıtlar, erkin (devletin) durumunu da ortaya çıkarır.

Sermayedar (kişi) öznel olarak emekten yana bir istemde bulunsa, kendi işletmesini bu doğrultuda hizmete soksa, emekten yana her şey düzelir mi? Bizce düzelmez. Yani, sistem onun bireysel kararına göre yürümez. Para, kapitalizmin genel kurallarına uygun olarak seyrini, serüvenini devam ettirir. Emekten yana olduğunu varsayan sermayedar, rekabeti insan yararına sürdüremez. Sürdürürse batar, sistem dışı kalır. Sistemde kalması sömürü kuralını işletmesine bağlıdır. Kâr edebilmelidir. Artı değere el koyabilmelidir. Kapitalist akışta, planda, merkeze insan konmaz.

İster kapitalist, ister sosyalist olun, bireysel öznel iyi niyetler kapitalizmin olumsuzluklarını onarmaz. Elbette bu iyi niyetli çıkışların daha güzel bir dünya için soluk almamıza katkısı vardır. Ancak bu kalıcı olmaz. Sistem bu çıkışları öğütür ve yola devam eder. Yeni savaşları yaratmak zorundadır, yaratır. Mesele sınıfsaldır ve çözümü buna uygun örgütlü çalışmayı, barışı var edecek mücadeleyi gerekli kılar.

Mücadeleyi sağlıklı yürütme kaygısı, elbette yeni soruları da ortaya çıkarır. Bugün çoğu sermaye partileri bile, sokaktaki insanın kapitalizme ve onun etkisine karşı duruşunun farkındadır. Kitlelerin haklı çıkışlarını acımasızca bastırıp, sömürü düzenini devam ettirirlerken, olumsuzluğun kendi yönetimlerinden (iktidarlarından) kaynaklanmadığını, bunun kapitalizmin doğal sorunu olduğunu yer yer de olsa dile getirmek zorunda kalırlar. Hele kriz dönemlerinde suçu kimin üzerine yıkacaklarını şaşırırlar. Ancak sömürü düzenini de devam ettirirler.

Uzmanlar, üretim için (kapitalist işleyişin üretimi için) üretim hammaddesi, işgücü, üretim araçları ve bu unsurların ‘mal’ (meta) üretebilmesi için de sermaye (kapital) gereklidir demektedirler Yani açıkçası, mal (meta) üretimi için sermaye (para) gereklidir demektedirler.

Peki. ‘para’nın (kapitalin) nereye, hangi üretime yönelik ve hangi ‘menfaat’ için kullanılacağına kim karar verir? Doğal olarak paranın sahibi. Bu yatırım tercihinin, toplumun, ülkenin çıkarlarından çok sermayedara getireceği kâr oranı düşünülerek verileceği açıktır. Ve de kapitalist sistemde zorunludur.

Biz de soralım. Mal (meta) üretiminde sermayenin gerekli olduğunu öğrendik. Peki sermayedar gerekli mi? Sermayedarın ‘mal’ üretimindeki rolü, üretime katkısı nedir? Bizce katkısı, eğer üretim sürecinde yer alabiliyorsa, üretim sürecine katkı koyabilen diğer emekçiler kadardır. Uzmanlığının katkısı ölçüsünde bir payı vardır. Şimdi tekrar soralım. Sermaye ve sermayedar bağlantısında sermayedarı çıkararak yerine toplumu (halkı, çalışanı, emekçiyi) koysak ne olur? Nasıl olur? Merak işte…

Kapitalist sistemin, emperyalizmin içinde kalınarak, alternatif çıkışların önünü kapatarak bu kıskaçtan, bu krizden kurtuluş olabilir mi? Olmaz elbet. Ama onlar kitleleri propaganda olanaklarının güçlerini kullanarak, yalanları ve dedikoduları ile kandırma çabalarını sürdürürler ve buna önem verirler. Sömürü düzenini gizlemeye çalışırlar. Her gece yeni bir gündem yaratarak, kitleleri asıl tartışılması gerekenden (yaşamın asallarından) uzaklaştırmaya çalışırlar. Bir yandan Adem ile Havva’dan geldiklerini zikrederler, bir yandan da bu insanların dil, din, ırk sarmalında didişmelerini isterler. Alternatifi haykıran emekçilere, “Ütopyaları bırakalım, şimdi sırası mı!”, “Bak şu belayı atlatalım hele” diyerek, yüreklere korku salmaya çalışarak, doğruları bir başka bahara erteletme telaşına girerler.‘öcü politikalarının(korku yaratma, ehvene sığınma politikalarının) kuyruğuna takılanlar neye, kime hizmet ettiklerinin farkında mı?

Sanatçı farkındadır. /Ş.T.)

(Sanatçı; tiyatro/emek sarmalında payda da ne olduğunun, ve olması gerekenin farkındadır.)

 

Tartışma notu (örneklenerek)

(Erk (sermaye), sanatçının; demek istediğini dile getirmesini, sancısını doğurma çabasını istemez. Onun,‘becerisini’ pazarlayarak yol almasını, para, piyasa, popülizm sarmalında yuvarlanmasını bekler. Sanatsal olanla pek ilgileri yoktur. Sanatı ve sanatçıyı, kendi felsefelerinin zihinlere işlenebilmesi, farklı alternatif yaklaşımların alalanması çerçevesinde desteklerler. Amacı, hedefleri doğrultusunda metalaşmanın yolunu döşemektir, döşerler.)

Şenol Tiryaki (2012)