Şenol Tiryaki

Değişim, gelişim süreci ve kurallar

“İnsanlar, varsayalım iki insan, yaşamı birlikte sürdürmek, sürdürebilmek amacıyla biraraya geldiklerinde, var olan ve var olacak olan bir ‘mutabakat’ süreci de başlar. Yaşamın sürdürülmesi sürecinde iki insan arasında yazılı veya yazısız bir ‘mutabakat’ oluşur.

İnsanlar arasında oluşan bu mutabakat kurallarının; birini, birilerini veya o yaşamı paylaşanların tümünü ‘mağdur’ duruma düşüreceği veya düşürdüğü gözlenebilir. Süreç içinde, bu kurallar bütünlüğünün sonuçları itibariyle; insanların kendi aralarında belirledikleri ve var olacağını düşündükleri amaca, hedefe uygunluğu tartışılır hale gelebilir. Süreç, insanları ve kuralları etkiler.

Elbette var olan kurallar ‘değişmez’, ‘mutlak’ ve ‘son’ değildir. İnsanlar var olanın yetersizliğinden rahatsızlık duyduklarında, değişim isterler. İşte bu aşamada, kuralların değişimi, gelişim için istenmeli, ortak payda yakalanmalı ve paylaşım gözetilmelidir. Eski kural ve yeni öneri diyalektik olarak değerlendirilmelidir. Ancak, açıktır ki gerek doğanın kuralları ve gerekse insan olanın koyduğu kurallar anlaşılır olduğunda ve kavranabildiği ölçüde değerlendirilebilir”. (1)

Yukarıda değindiğimiz yaklaşımın doğal bir sonucu olarak; Devlet Opera ve Balesi’nin yeniden yapılanması ve yasası üzerine –ve uzunca sayılacak bir süredir- yoğun bir ‘tartışma’ yapılmaktadır.

Devlet Opera ve Balesi / yeniden yapılanma

Bilindiği gibi, sahne sanatları (tiyatro, opera, bale); 5441 Sayılı Kanun çerçevesinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü adı altında faaliyetini sürdürmeye başlamıştır. Yıl 1949’dur. Süreç içinde, 5441 Sayıla Yasa’da değişiklik yapılması istemi gündeme getirilmiştir. Bu yaklaşımla, 1958 yılında ‘tiyatro’ ve ‘opera-bale’ bölümlerinin ayrı ayrı yasalar çerçevesinde çalışması düşünülmüştür. Bu düşünceden hareketle, hemen uygulamaya geçilmiş ve Bakanlık onayı ile, sahne sanatları, ‘tiyatro’ ve ‘opera-bale’ bölümleri olarak şeklen birbirinden ayrılmıştır. Bu duruma uygun hazırlanan kanun tasarısı, 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından yasal süreç tamamlanmadan durdurulmuş ve tiyatro, opera, bale yeniden 5441 Sayılı Yasa kapsamında tek Genel Müdürlük çatısı altında sürdürülmeye devam etmiştir.

Opera ve balenin, tiyatrodan ayrılması 1963 yılında yeniden ve bu defa hükümet tarafından gündeme getirilmiştir. 1966 yılından başlayarak ‘şekli ayrılık’ uygulamaya konulmuş ve 1968 yılında da opera-bale, müsteşarlığa bağlı olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Nihayet 14 Temmuz 1970 gün ve 1309 sayılı kanunla ‘Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ kurulmuştur.

Bizce 5441 Sayılı Yasa, zamana göre sağlıklı bir çalışma olarak görülmektedir. Daha önce de sık sık dile getirmeye çalıştığımız gibi; “Sahne sanatlarının ‘tanıtılması’ ve ‘sevdirilmesi’ hedefine yönelik olarak kurulan Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü, günün (1949) şartlarına ve hedeflerine (yani tanıtma ve sevdirme hedeflerine) uygun olarak yapılandırılmıştır. Muhsin Ertuğrul’un bu alanı ‘yaygınlaştırma’ (Bölge Tiyatroları) hedefi bile daha gündemde yoktur. Elbette 3-4 sene sonra bu aşama da gerçekleştirilecek ve bilemediniz 7-8 sene sonra da, tüm ülkenin sahne sanatları alanında uğraş veren özel ve amatör tiyatrolarını da kucaklayan, bütçesinden bu amaçla pay ayırabilen, daha boyutlu hedefler doğrultusunda ve bu hedeflere uygun yeni yapılanmalarla yol alınacaktır. Ancak yapılanma bu doğrultuda gelişmez. Yukarıda da değindiğimiz gibi 1970’de opera ve bale, tiyatrodan ayrılarak ‘Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ kurulur. Sahne Sanatları alnında iki genel müdürlük vardır. Ancak yapılanma ve sorumluluklar 1949’daki hedefler sınırlılığında kalır. Ve çalışmalar ‘temsil çıkarma’ hizmeti içinde devam eder.” (2)

Ve elbette başta kurum çalışanları, yöneticileri ve sanat çevresi bu sınırlılığı zorlar. Yeni bir yapılanma istemi devamlı gündemde olur.

“1970’de yürürlüğe giren yasanın (1309 Sayılı DOB Kuruluş Yasası/1310 Sayılı DT Yasası), bugünün gereksinimlerine ‘sağlıklı’ yanıt vermesi beklenilemez. Söz konusu yasanın yürürlüğe girmesi ile beraber, akan sürece paralel, yeni açılımlar ve yeni istemlerin olması ve mevcut yasanın bu istemler doğrultusunda zorlanması doğaldır. Ancak bu istem ve önerilerin yoğunlaşması ve ‘değişim’ isteminin ‘herkes’ tarafından dile getirilmesinden ve bu konuda yine ‘herkes’ tarafından ‘çok keskin’, ‘çok bağlayıcı’, ‘çok edalı’ konuşmalar yapıldıktan sonra, gerekli değişimin ve yapılanmanın gerçekleşememesinin, geçekleştirilememesinin nedenini anlamak ‘çok zor’ olmaktadır”. (1)

Evet. 1999 yılında, yapılanma çalışmalarına bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla hazırlanan ‘Sahne Sanatları Yeniden Yapılanma Çalışma Notu’nda (1); yeniden yapılanma sürecinde topu taca atmanın nedenini anlamak ‘zor’ olmaktadır demiştik. Aslında anlamak kolay. Ancak bunun nedenini fark edebilme ortamını yaratamadık. Arkadaşlarımın gücü, daha sağlıklı yol alınabilmesi için yeterli olamadı.

Peki. ‘Yeniden yapılanma ve ne olmalı? nasıl olmalı?’ için aranan yanıtlar istirahata mı çekildi? Elbette hayır.

Sahne sanatlarında yeniden yapılanma arayışları

Sahne sanatları ile ilgili platformlarda, basın-yayın kanallarında ‘mesele’ dile getirilmeye ‘çözüm’ arayışları sürdürülmeye devam etti. Son yıllarda 2012’de Dikili’de düzenlenen Türkiye Tiyatro Buluşması’nda oluşturulan, İstanbul ve Bursa’da sürdürülen  ‘Tiyatro Platformu’ nda gördüğümüz gibi.

Bu olumlu girişimlere karşın, kimi arkadaşlar, erk tarafından oluşturulan ‘öcü’ politkalarının etkisiyle ehven’e sığınmayı ve ‘kırk katır mı istersin, kırk satır mı?’ açmazının içinde, var olanı koruma telaşı içinde kaldılar. Bu sıkıştırma önümüze konulan ‘taslak’ dayatmasına kadar vardı.

Devletin sanatla, sanatın devletle ilişkisi öteden beri (devlet/erk oluşumundan beri) irdelenmiş, değerlendirilmiş ve değerlendirilegelen bir meseledir. Ve bu mesele süregidecektir.

Sanatın toplumsal etkisinin kavrandığı günden buyana devletlerin; kurumsal yapıları ile, hem finanse eden, hem belirleyen, hem eleştiren, hem de denetleyen bir kimlikle, sanat alanını ve etkilediği sosyal yapıyı kontrol altında tutmak istediklerini görürüz. Bu durum demokrasiyi, gelişmeyi değil, muhafazayı işaret eder.

Devlet (erk), sanatı (sahne sanatlarını/tiyatroyu, operayı, baleyi) bazen engellemeye çalışmış, bazen de desteklemiştir. Önemli olan bunun nedenlerini, ‘neyi, neden, ne zaman, nasıl yapıyor’u fark edebilmek ve ona göre kendi doğrularımız ve sanatsal anlayışımız yönünde hareket edebilmektir. Bu arada elbette farklı ülkelerin bu alandaki yapılanmalarını da inceleyeceğiz. Ancak asıl olan, ‘biz ne yapmak istiyoruz?’ sorusuna yanıt bulabilmektir. Diğer ülkelerin sanatsal eylemlerinin gelişim süreçlerini göz ardı eden, yani neyi neden yaptıklarını ve eylemlerinin yaratım akışını irdelemeden, sadece görünen (varılan) sonuçlarını ‘taklit’ etmekle başarılı olabilir miyiz?

Yani sadece ‘tiyatro’ diyerek, sadece ‘opera’, sadece ‘bale’ diyerek sahne sanatlarını da sanatı da ‘kurtaramayacağımız’ açık. Görebildiğimiz kadarı ile, mesele emekten yana politikaların başarısına bağlı olarak yürümekte ve gelişmektedir.

Yaşam, insanlığın var ettiği değerler ve ilişkiler üzerinden devam etmektedir. Ancak, insanlar yaşam kalitelerini yükseltmek, geleceklerine güvenle bakmak, daha mutlu bir yaşam sürdürmek isterler. Önlerindeki ilk aşama ailelerinin mutluluğu için mücadeleye girmektir. Bu mücadele onları, ister istemez bazı ‘engellerle’ karşılaştırır. Bu kavşakları aşmak için gösterdikleri çaba sonunda bazı küçük ‘sorular’ akla gelir ve sorarlar. İşte kişinin ütopyalarını var etmek için dile getirdiği bu ‘sorular’ ve ‘yanıtlar’; erkin (devletin) durumunu da deşifre eder, ortaya çıkarır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, devlet (erk) genelde muhafazakârdır. Kolaya kaçar. İnsanın, insanlığın gelişiminden yana istemlere yanıt vermekten çok, var olan kuralları işletmeye, onlara sığınmaya çalışır. Hele de küresel sermaye ile işbirliği içinde ise, bu ‘sorular’ tehlikeli olabilir.

Genelde erk (devlet), farkına varışları gündeme taşıyan insan kaynağına ve bu ortamı hazırlayan yapılanmalara karşı koymaya çalışır. Bu nedenle aydınlığa zemin hazırlayan bilimden ve sanattan (yaratıcılıktan) ürker. Bilim ve sanata karşı oluşu hâkimiyet kaybı endişesinden gelir. Ve yatırımını, kendilerinin istediği düzenin devamını sağlayacak insanı, biat edecek insanı yetiştirmeye hasreder. Sistemin direktiflerini fetvalaştırabilecek ve belledikleri kalıp düşünceleri aktarabilecek insanların yetiştirilmesine önem verir. Ve onların aracılığı ile hegemonyasını sürdürmek ister. Aydın insandan çok, çarkı çevirecek ‘devlet adamı’nın tahsili önem kazanır. Tahsile de bu sınırlılık içinde önem verirler. Sanat alanına verdikleri önem (!) gibi.

 

Yasa taslakları (varsa), tartışılmalıdır

Önümüzde duran, internette var olan yasa taslağının, uzun bir süredir üzerinde çalışılan ‘gizli, gizlenen yasa taslağı’ olup olmadığını bilmiyoruz. Belki bir ‘b’ planı, bir ‘c’ planı da hazırdır. Bu yasa taslağının bir günde hazırlanmadığı da açık. Duyduğumuz; erkin, son bir-iki yıldır böyle bir taslak üzerine, bir önceki Bakan’la birlikte çalışma yürüttüğü. Elbette bu yasa kapsamındaki kurumların sorumluları, örgütlerin sorumluları Bakanlığa gerekli bilgi, belge ve olması gerekenleri iletmiş olabilirler. İlgili kurumların yöneticileri şu anda dolaşan taslağın, kendi görüşleri olup olmadığını, henüz dile getirmediler. Gerçi daha baştan istifa dilekçelerini vererek, kendi görüşlerine sansür uyguladıkları da bir gerçek. Ancak, bu arkadaşların, çalışanların ve sanat çevresinin bilgisi dışında geliştirilen sürece ilişkin olup bitenlerle ilgili bir bilgileri varsa dile getirmelerinin, tecrübelerini, birikimlerini sanat çevresiyle ve çalışanlarla paylaşmalarının, görüş sunmalarının, bundan sonra yapılabilecekler üzerinde katkı sağlayacak bir rol yaratabileceği de açıktır.

Bizler sanat alanı için; sağlıklı, güvenli, çekincesiz bir ortamın yaratılmasını isteriz. Devletin, böyle bir alt yapıyı sağlama sorumluluğu olmalı diye bakarız. Ancak devlet (erk) genelde müdahale eder, güdümler, yasaklar. Biz de yasalarda, sanatsal yaratıcılığın önünü tıkayan bu ve benzer müdahalelerin olmamasını bekleriz. Ancak müdahale sadece yasa ile gelmez. Var olan ve var olana paralel oluşturulan üretim ilişkileri, sanatsal yaratıcılığa ve üretimine, özel yasanın yasaklarından daha fazla zarar verebilir. Sanat ortamı ise, hazırlanacak yasalarda, bu var olan zararlı ortamın etkisinden korunmayı bekler. Oysa erk, hangi sınıfın elindeyse çark da ona göre döner.

Önümüzdeki taslak yasada; erkin bu uygulamalarına zemin hazırlayan yetki kullanma sınırını genişletme ihtiyacını görmekteyiz. YÖK sürecinde olduğu gibi. Türkiye Sanat Kurumu Taslağının 4. Maddesi’nde belirtilen ‘Sanat Kurulu’nun oluşumuna baktığınızda 11 üyenin de atama ile geldiğini görürüz. 6’sının sanat dallarında öğrenim görmüş, görev yapmış veya temayüz etmiş kişiler arasından seçilir denmesi, sanat çevresi için bir rahatlık getirmez. Meselenin çözümü; belli bir süre sanatsal üretim içinde olanların, emek verenlerin seçme sorumluluğunu örgütlü olarak ele alabilmesinden geçer. Yoksa siz o sanat dallarında da biat eden, markalaştırılmış, kafa dengi (!) nice akil insan bulabilirsiniz.

Taslağın, bizce sakıncalı ikinci maddesi, kurula verilecek olan ‘projeler’ yaklaşımı ile ilgilidir. Bunların değerlendirme, uygulama yöntemleri, projelerden beklenenler ve de olması gerekenler ayrı bir tartışma konusu. Ancak, bildiğimiz kadarı ile, bu gibi projeler zaten yıllardır erk (devlet) tarafından desteklenir. Bunlar genellikle de ‘özel’ durumlardır. Genel sanat politikası ile de doğrudan bir ilgisi yokmuş gibidir! Aslında vardır. Kurcaladığınızda, sanatın politikası olmaz, biz sadece sanatı (yani projeyi) destekliyoruz diye yanıt verirler.

Sanattan ve politikadan ne anlıyorlar acaba diye merak edersiniz. Sonra da, ince bir politikayı nasıl yürütmek istediklerini fark edersiniz. Taslağın karmaşası içinde fark edilmeyen bir nokta da; ‘projelerle’, sahne sanatları alanındaki tüm yapılanmaları kucaklıyor ‘gibi’ yapmasıdır. Aslında bu; kamu hizmetini, dolayısıyla sanatı ve yaratıcılığı taşeronlara ihale etme yoludur.

Taslak yasanın tek tek bütün maddelerini irdelemeye devam edebiliriz. Ancak bu bizi sağlıklı bir sonuca götürmez. Çünkü Yasada, yapının ‘organizasyon şeması’nı ve meslek tanımlarının işaretini de görmemekteyiz. Bu belirsizlik; ‘yasanın’ aceleye getirilerek, sanat alanının sevk ve idaresinden pek de nasibini almamış, alamamış kalemlerle toparlanmaya uğraşılmış bir son dakika çalışması olduğunu göstermektedir. Bununla beraber yeri gelmişken taslak yasada değinilen bir-iki noktayı irdelemeye devam edebiliriz. Olaki bu anlamdaki çalışmalara katkı verebilir.

Taslak yasanın ‘Hükümler’ bölümünün 4. ve 5. Maddeleri, yerel yönetimlere de sanat alanındaki sorumluluğunu hatırlatıyor gibidir. Ancak, taslağın ‘Destekleme Usulü’ bölümünün 10/7. Maddesi, yerel yönetimleri de bu taslak hükümlerine bağlı kılmaktadır. Bizlerin de sık sık dile getirdiği bazı yaklaşımlar yasanın içine serpiştirilmiş gibidir. Ancak, sanatsal olanı ticari bir mal gibi Pazarlık (!) konusu yapmak, veya “seyirci daha nitelikli, daha ucuz temsil seyrediyor”a sığınmak, hiçbir zaman sağlıklı ve doğru sonuca vardırmaz. Çünkü devlet, sponsorunu ayarlar, ‘parayı’ bastırır ve meseleyi halleder. Hallediyor zaten. Oysa mesele; ne neden yapılıyor? neyi, neden yapmak istiyoruz? nasıl yol alırız? sorusuna yanıt verebilmekten geçer.

Sanat ortamı; özgür, özerk, çekincesiz bir yaratıcılığı gerek duyar. Bunun için ülkemizin tüm ödenekli, özel, amatör yapılanmalarını kucaklayacak, onlara alt yapı, bütçe olanağı koordinasyonunu sağlayacak, kendisi de sanatsal üretimin, araştırmanın içinde olacak, kamu hizmeti yaptığının bilincinde olan, bundan bir 50-60 sene sonrası için de sahne sanatları adına hesap verebilecek, sorumlu, uzmanlaşmış, özerk bir kurumsal yapıya ihtiyaç vardır. Bu yapı bizce her ilde örgütlü olmalıdır.

Ancak kamu kurumlarını, kamu hizmetini; ihale yolu ile, taşeronlar eliyle, dost-ahbap aracılığı ile yürütmeye çalışır ve de sanata, metalaşmanın penceresinden bakarsanız, elbette böyle bir yapılanmaya gerek duymayabilirsiniz. İhtiyaç duyulan kurumsal yapıyı, onun özerkliğini, insan kaynağını İl Kültür Müdürlüklerine bağlayarak, sanatsal olanı ‘ülke ölçeğinde değerlendirme gibi’ yapmak sizin için yeterli olabilir. Bu bir tercihtir ve sanatsal olandan beklediğinizi ortaya koyar. Oysa, ülkemin sanatsal soluğuna yıllardır emek veren ödenekli, özel ve amatör toplulukları, bugün de sürdürülen sembolik ‘yardımın’ aşılmasını ister. Yıllardır mevzuatlara takılan gerçek bir ‘desteği’ bekler. Erk ise, ‘organizatör projeleri’ ile ilgilenmeyi tercih ederek yoluna devam eder.

Biliyoruz ki, bir ülkenin gelişmesi, kalkınması ve dünyamıza olumlu anlamda katkı verebilmesi; evrensel dayanışma içinde kültürünü, kültürel dokusunu ve yaratıcı insan kaynağını değerlendirebilmekten geçer.

Tarihi süreç içinde de gördüğümüz gibi, eğer bilime ve sanata yatırım yapmazsanız, yapamazsanız, üreten ve geliştiren değil, tüketen, eriyen ve edilgen bir toplum olursunuz. Sadece sunulanı satın alabilen veya alamayan ülke konumuna düşersiniz. O da hammadde kaynaklarınız tükeninceye kadar sürer. O büyük insanlığa da bir hayrınız dokunmaz. Bu mesele de hamasetle çözülmez. Herkesin bildiği gibi, insan ve insanlık, yani dünyamız, bilim ve sanat alanına önem verilen dönemlerde sağlıklı sıçramalar yapmış ve gelişme göstermiştir.

Sanatçı farkındadır

Farkına varış, aydınlanma, erk (iktidar) için tehlikeli olabilir. Bu farkına varmada, farkına vardırmada sanatın önemli bir işlevi vardır. Erk, var edilen sanatsal ürünün ifadesinin farkındadır aslında. Bazen doğrudan eleştiremez, kendi ifadesini de dile getiremez. Veya kimileri getirir ve sanatın içine tükürür. Kimileri de ucube bulur, yasaklar, yıkar.

Bilindiği gibi, insanların başkalarının beğenisine uymaya, kafa sallayıp onları taklit etmeye ihtiyaçları yoktur. Kendi beğenileri elbette bir ölçüttür. Bizim için sanat ürünlerini değerlendirmede; ölçütlerin tümü, birkaçı veya sadece biri öne çıkabilir. Bu çıkış açıktır ki, bizim toplumsal konumumuzla, amaçlarımızla, dünyaya bakışımızla paralellik taşır. Bu beğeni kararında; kişinin dini inançları, milliyetçilik algısı, devlet yapısı, sosyal ve ekonomik konumu, aile düzeni, etik anlayışı, kısaca eski edinimlerinin birikimi vardır. Biraz ezbere dayanır. Ve elbette bu çerçevede de olsa, kendi görüşünü de ifade ederek, eleştiri getirme hakkı vardır. Ancak erk güdümlemek ister. Beğeniyi ve hatta eleştiriyi ‘kendi üstün görüşü (!)’ çerçevesinde sınırlar, sansürler, yasaklar. Oysa güzel olan; dil, din, ırk, mekân ve zaman sınırını aşan yapıtlarda gizlidir. Bizler insanı, insanlığı –biraz da- bu eserlerle fark eder, aydınlanırız.

Ancak saldırı bazen bu sınırın da dışına taşar. Mesele kökten çözülmeye çalışılır (!). Damardan girilir. “… Bilimsel terör var. … Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak şiire yansıtıyor. … Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, … Viyana’dır, Londra’dır, … Üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. …” der (3). Ne alaka der üzülürsünüz. Bu ‘yetkili’nin ardından bir sürü zevat, sanat üzerine olumsuz demeçler döktürmeye başlar. Son günlerde ‘Mi Minör‘ tiyatro sunumuna gösterilen ‘üstün sanat anlayışı (!)’ ile yapılan yorumlarda olduğu gibi, suçlu (!) yaratma iştahında olan bir belediye başkanının bunu iş edinmesinde gördüğümüz gibi. Şaşırırsınız. Şaşırmayanlar vardır ve sanatçılar işin farkındadır. Ve onlar, sanatsal alanı bu sorumlular mı koordine edecek, ‘projeleri’ destekleyecek der, unutmamaya çalışır. Süreç, alınabilecek derslerle doludur.

Küresel sermaye de, tarihten ders alır, almıştır. Sanatçıları, bu yaratıcı insan kaynağını, sadece bu feveranlarla, baskılarla sindirmenin artık yeterli olmadığını bilir. Her adımını kâr dürtüsüyle atan, her olaya rant kaygısı ile bakan bu sistem, elbette sanata da metalaşmanın kurgusu ile yaklaşır. Sanatçılar metalaşmanın kucağına itilir. ‘Para’ ortama hakim olur. Günlük yaşamının sürdürülmesi için bir geçim kaynağına ihtiyaç duyan, sanat alanında mesleğini sürdürmek isteyenler piyasanın insafına terk edilir. ‘Piyasa, para, popülizm’ eşliğinde ‘mesele’ yürütülür. Sanatsal üretime ‘mal’ olarak bakılır. Seyirci (izleyici, halk) kavramı ‘müşteri’ kavramı ile yer değiştirir. Teselli, “öğrenciye de müşteri deniyor” da aranır. Yaratılan atmosfer içinde sanatçı, yaratıcılığını geliştiremez, sürdüremez. Yalnız kalan sanatcı, giderek ‘becerisini’ pazarlamanın peşine, yani metalaşmanın tuzağına düşebilir. Ve sanat desteklenir. Destekleniyor mu?

Paranın (kapitalin) nereye, hangi üretime yönelik ve hangi ‘menfaat’ için kullanılacağına kim karar verir? Doğal olarak paranın sahibi. Bu yatırım tercihinin, toplumun, ülkenin çıkarlarından çok, sermayedara getireceği kâr oranı düşünülerek verileceği açıktır. Ve kapitalist sistemde zorunludur.

Taslakta, desteklenebilen projenin % 50’sinin karşılanabileceği kaydı, büyük prodüksiyonları, operaları kimlerin gerçekleştirebileceğine de işaret etmektedir. Ve mesele sadece prodüksiyonu gerçekleştirmekle (sahneye koyma süreci ile) sonlanamaz. O kadroyu, tüm sosyal hakları ile idame ettirebilmelisiniz. Elbette devlet (erk) sponsor olacak, parayı bastıracak diyebilirsiniz. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi bastırır da. Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin genel bütçe içindeki payının yıllardır binde 3’lerde olduğunu düşünürseniz ve bu bütçenin sadece % 1’e çıkması ile üç Kültür Bakanlığı kurulabileceğini biliyorsanız; ‘kültür ve sanata’ yapılamayan desteğin ‘para’ meselesi olmadığını, bir ‘anlayış’ meselesi olduğunu da fark edersiniz. Fark ettikçe sorarsınız; Bu büyük prodüksiyonlardaki kadroyu ne kadar süre için istihdam edeceksiniz? Yaratıcılığı, hangi ‘performans’ kriteri ile ölçeceksiniz? Sanatçı için, sistemin yarattığı ‘esnek’ çalışma koşullarını nasıl uygulayacaksınız? Yanıtlansın istersiniz. Ancak asıl yanıtlanması gereken, sahne sanatlarının ortak yaratıcılığı gerekli kıldığıdır (sahne gerisinden, sahne üzerine tüm kadronun ortak yaratıcığa koyduğu katkı). Bu ortak yaratıcılık, açıktır ki, 24 saat birlikte düşünmeyi, soluklanmayı zorunlu kılar. Eserin (sunumun), beğenilen becerili bir iş olmanın ötesine geçebilmesi, yani ‘sanatsal’ boyut kazanabilmesi, böyle bir ortamın, böyle bir işleyişin yaratılabilmesi ile olanaklıdır. Bu olanağı yaratamıyorsanız sunumunuz ‘gösteri’ boyutunda kalabilir. Belki istenen de sadece bu sınır olabilir. Ancak, o kadar emeğe de yazık olur.

Bizce sanatçı; insana, insanlığa diyeceği olan, olabilen ve bu anlamda sancı duyan kişidir. Sanatsal üretim süreci bu sancının, demek istenilen, var edilmek istenilen bu düşüncelerin doğurulması için sarf edilen ‘çaba’ ile başlar (4). Yani sanatsal ürün alınır-satılır ticari bir meta değildir.

Sanatın işlevi ise; insanın yaratıcılığını kışkırtması, gıdıklaması ile başlar. Eğer sunulan ürün, izleyicisi üzerinde sanatsal bir algıyı canlandırabiliyorsa, kişinin veya toplumun (izleyicisinin) kendi ilgi alanındaki, kendi mesleğindeki duyarlılığını, yaratıcılığını harekete geçirebiliyorsa sanatsal bir üründür ve ‘işlevi’ vardır. Bu işlev ‘para’nın hegemonyasına ve serüvenine terk edilemez. Sanat alanının (sahne sanatlarının), kamusal ve kurumsal hizmet beklentisinin ve bunda ısrarının nedeni sanatın işlevinden kaynaklanmaktadır. Devletin, yerel yönetimin sorumluluğu bu nedenle öne çıkmaktadır.

Farkına varışlar, yeni soruları gündeme taşır. Peki, sorulara sabırlı, sağlıklı, doğru, makul yanıtlar verilemez mi? Verilir elbet. Nasıl bir yapılanma (organizasyon) muhafazakârlığı aşma iradesi gösterir, böyle bir olanağa (yaratıcılığa/bilim ve sanat sarmalına) yol verir, desteklemeyi görev sayar? İşte bu da yanıtlanması gereken ve aslında yanıtlanan bir sorudur.

İster kapitalist, ister sosyalist olun, yani hangi siyasi görüşe yakın olursanız olun, bireysel öznel niyetler; olumsuzlukları ortadan kaldırmaz. Elbette bu iyi niyetli çıkışların daha güzel bir dünya için soluk almamıza katkısı vardır. Ancak bu kalıcı olmaz. Sistem bu çıkışları öğütür ve yola devam eder. Yeni savaşları yaratmak zorundadır, yaratır. Mesele sınıfsaldır ve çözümü örgütlü çalışmayı, barışı var edecek, emekten yana bir mücadeleyi gerekli kılar.

Biliyoruz, sanat alanında, özelde sahne sanatları alanında (tiyatro, opera, bale) var edilebilecek olumlu gelişmeler, sanatın işlevinin farkına varanlarla, bu alana emek verenlerle yaşam bulabilir. Yani kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz. Ancak erkin (devletin) bu alandaki niyetinin, yapılanmasının da farkında olmalıyız.

Dostların dediği gibi; sanatın işlevine evet diyorsak, küresel sermayenin yönlendirdiği ve biçimlendirdiği piyasanın (metalaşmanın) kısırlaştırıcı kucağına terk edilmek istenilen sanatsal yaratı ve sanatsal üretim sürecinin özgürlüğünü korumalıyız. Bu özgürlüğü metalaşmanın kucağına bırakamayız. Bu yaklaşımı göz ardı ettiğimizde daha çok benzer yasa taslakları ile karşılaşabiliriz.  (Haz 2013)

  1. Sahne Sanatları, Yeniden yapılanma çalışma notu, DOB, Ankara, 1999
  2. Tiyatrolara Destek, Sahne Dergisi, Ankara, Eylül-Ekim 2011
  3. Gazeteler (İ.N.Ş.), 2012
  4. ATÜK İç Bülten, Sayı 3, Ankara, Ağustos, 2000,

 

OYUN DERGİSİ / Güz 2013 / Sayı 19.

Tiyatro Eleştirmenler Birliği / Mitos Boyut

 Şenol Tiryaki (2013)