Şenol Tiryaki 

Devlet Sanat İlişkisi

Devletin (erkin) sanat anlayışı ve özelinde sahne sanatları alanına yönelik yaklaşımı ve buna ilişkin uygulamaları üzerine yapılan tartışmalar sürmektedir. Bizce bu tartışmalar üç eksen üzerinde yürümektedir. Birincisi; devletin (erkin) sahne sanatları üzerine hazırladığı yasa taslaklarının amacı, hedefi ve piyasacı yaklaşımı üzerine. İkincisi; ödenekli tiyatroların (DT ve DOB) yeniden yapılanma önerileri üzerine. Ve üçüncüsü; sanatın metalaştırılmasına karşı, emekten yana alternatifleri gündeme taşıyan ve ülkemizin tüm sahne sanatları alanını (özel, amatör, ödenekli) kucaklayan önerileri üzerine. Bu çalışma ise, bahse konu ortama katkı amacıyla ele alınmıştır.

Bilindiği gibi, erk (devlet), sanatı (tiyatroyu/sahne sanatlarını) bazen engellemeye çalışmış, bazen de desteklemiştir. Önemli olan bunun nedenlerini, neyi, neden, ne zaman, nasıl yapıyor fark edebilmek, görebilmek ve ona göre kendi doğrularımız ve sanatsal anlayışımız yönünde hareket edebilmektir.

Tiyatro tarihine göz attığımızda:

İlk çağlarda; Sahne sanatlarının temelinde, dinsel törenlerle, ritüellerle ilişki olduğunu görürüz. Bu etkinlikler, ilk çağlarda insan ve toplum yaşamının çok önemli bir parçasını oluşturmuştur. Yani tiyatro yaşamın tam ortasında, ortaklaşmasında olmuştur. Bu nedenle etkinlikler, kabile önderleri ve yöneticilerin önemli görevleri arasında yer almıştır.

Antik çağda (İÖ 5. yy); Oyun yeri tapınak gibi kutsal bir yer olarak görülmektedir. Yazarlara ve oyunculara, din adamlarına eş bir saygı gösterilmektedir (dünyevi sezgi olsa gerek) Oyuncular, Dionysos Sanatçıları Derneği denilen bir örgüte bağlı olarak çalışmaktadırlar.

Daha sonraları, toplumsal gelişmeye paralel, etkinlikler dinsel kaynağından uzaklaştıkça, tiyatro toplumsallaşmanın farklı bir boyutta önemli bir aracı olmuş ve toplumla iç-içe olma özelliğini sürdürmüştür.

Ortaçağda; Kilisenin oyunlar üzerinde denetimi vardır. Bununla beraber, Fransa’da amatörlerin çeşitli adlar altında topluluklar kurup, din dışı oyunlar sergiledikleri görülür. Bu durum erki rahatsız etmiş ve tiyatro ortaçağda kilise tarafından yasaklanmıştır.

Ancak daha sonra kilise, önceleri pagan kültürün de bir ürünü saydığı ve yasakladığı tiyatro ile baş edemeyince onu, hıristiyanlık inancını yaymak ve pekiştirmek için önemli bir araç olarak değerlendirmiş ve yasakladığı tiyatroyu kilisenin içine almıştır.

Rönesansta; İngiltere’de amatörler, profesyonellerden daha etkin olmuşlardır. Amatörler karşısında geride kalan profesyoneller 1469’da Londra’da bir lonca oluşturmuş ve soyluların koruyuculuğuna sığınmışlardır. Saray da bunlarla ilgilenmiş ve desteklemiştir.

Paris’te 1548’de, dinsel oyunların içinde yer alan ‘din dışı unsurlar’ saray tarafından yasaklanmıştır. Saray tarafından bir tiyatro grubuna (Confrerie de la Passion), kentte ve çevresinde etkinlik yapması için tekel hakkı (haksızlığı) tanınmıştır. Diğer tiyatroların faaliyeti bu grubun iznine bağlanmıştır.

  1. Yüzyılda; 1632’de Paris’teki tekel kırılmıştır. 24 Ağustos 1682’de oyuncular için emeklilik hakkı verilmiştir.
  2. Yüzyılda; 1779’da tiyatroya yardım bir devlet işi olarak belirlenmiştir. Bir tiyatro yasası çıkarılmıştır. Saray tiyatrosu yerine, ulusal tiyatro ve devlet tiyatrosu kavramları getirilmiştir. 1773’te Fransa’da kıdemli oyuncular yasal devlet memuru statüsünde istihdam edilme hakkını kazanmışlardır. Diğer sözleşmeli oyuncular da emeklilik hakkını kazanmışlardır.

1789 Fransız İhtilali sırasında da tiyatro, devrim düşüncesini yaymak için kullanılmış, bu amaçla büyük kitlesel gösterilere ve sokak tiyatrolarına yer verilmiştir.

  1. Yüzyılda; yüzyılın sonuna doğru tiyatro çalışanları, sendikaların çatısı altında örgütlenmeye başlamışlardır. İndirimli bilet abonman sistemi ve etkin seyirci örgütleri ile iş yapan halk sahneleri ortaya çıkmıştır. 1890’da Freie Volksbühne (özgür halk tiyatrosu) kurulmuştur. Bu tiyatrolar, sosyalist düşünceye uygun, emekçi kitlelere yönelik oyun repertuarı ile kitlelerin ilgisini toplamıştır.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra da, yine devrim düşüncesini yaymak ve ilkelerini pekiştirmek amacıyla büyük kitlesel gösteriler gerçekleştirilmiştir.

Yani, sahne sanatları başlangıcından buyana zaman zaman devletin egemen düşüncesinin yayılması açısından da etkin bir araç olarak değerlendirilmiştir.

Bizde de Halkevleri’nin etkinlikleri, “inkilap fikirlerinin ve duygularının halka ifadesi hususunda en kuvvetli vasıta…” olarak değerlendirilmiş ve desteklenmiştir.

Tiyatro (sahne sanatları), antik çağdan buyana bir eğitim aracı olarak da görülmüş, devlet bu nedenle de sahne sanatları ile ilgilenmiştir.

Ve erk (devlet), sansür ve yasaklama kapsamı içinde de sanatla (sahne sanatları ile) ilgilenir, ilgilenmiştir, ilgilenecektir.

Bizce ilgilenme; ülkesinin yaratıcı potansiyelini, yaratıcı insan kaynağını harekete geçirebilmek için, bu hedef doğrultusunda katkı verebilmek için olmalıdır. Sanat sanat içindir, sanat toplum içindir tartışmasının özü de buradan kaynaklanır. Biz de, sanatın işlevi bu noktada başlar (toplumun yaratıcılığını gıdıklaması ile başlar) diye düşünüyoruz.

  1. Yüzyılda; tiyatrolar kısaca değinmeye çalıştığımız bu tartışmalar doğrultusunda yaşam alanında yer almıştır. Erkler, genelde tiyatroyu ‘yasaklar sınırlılığı içinde kontrol etmeye’ çalışmışlardır. Sanatın toplumsal gelişimdeki olumlu işlevinin farkına varan kimi ülkeler ise, tiyatroyu desteklemiş, gerekli alt yapının ve buna uygun örgütlenmenin oluşmasını sağlamışlardır.

Bu ülkeler, bilimsel çalışmalara da önem vermişlerdir. Tiyatro için, sanat için yaptıkları desteğin benzerini bilimsel alan için de göstermişlerdir. Merak edip araştırdığınızda, bu ülkelerde veya bölgelerde, bilim-sanat sarmalına bağlı olarak, ekonomik büyümenin ve toplumsal gelişmenin sanat alanına ve bilim alanına yapılan destekle beraber yürütüldüğü de görülmektedir. (Almanya, Fransa, İngiltere, vb örneklerde olduğu gibi).

Bu yapılanmalardan bir-iki örneğe bakmakta yarar var.

Comedie Française (Fransa); Tiyatro; 3’ü hükümet, 3’ü de oyuncular tarafından seçilen bir kurulca yönetilmiştir. 1959’un Kasım ayında alınan bir kararla, yöneticinin yetkileri genişletilmiştir. Oyuncuların sahne dışına çıkan yetki ve sorumlulukları sınırlandırılmıştır. Bütçesi sanatsal düzeyden başka, hiçbir endişeye yer bırakmayacak derecede geniş tutulmuştur. Hükümet yönetsel bir baskı uygulamamış ve gişe geliri ile ilgilenmemiştir. Kıdemli oyuncular ile 20 yıllık bağlılık sözleşmesi yapılmış ve bu süre sonunda emekliliğe hak kazanmışlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda, endüstrinin tüm ülkeye yayılması ile, tiyatronun tüm ülkeye yayılması doğrultusunda hazırlanan planlarda bir koşutluk düşünülmüş ve uygulanmıştır. Buna benzer yaklaşımları diğer gelişen ülkelerde de görürüz.

National Theatre (İngiltere); Yönetim, ağırlıkla tiyatrocular tarafından oluşturulan özerk bir yapı tarafında yürütülmüştür. Ulusal tiyatro; yetenekli insanların yazar, oyuncu, tasarımcı ve yönetmen olarak yetiştirilip diploma alacakları bir okul işlevini de yüklenmiştir.

La Scala (İtalya); 1778’de açılmıştır. Belediyeye bağlı özerk bir kurumdur. Belediye Başkanı aynı zamanda yönetim kurulu başkanıdır. Genel yönetmen yönetim kurulunca atanır. Yönetim kurulu 18 kişiden oluşur. Kurula tiyatro ile ilgili tüm örgütler üye verir. (Belediye Başkanı, halk temsilcileri 6 üye, müzisyenler sendikası 2 üye, İtalyan gösteriler birliği 2 üye, ticaret odası 2 üye, La Scala dostları derneği 3 üye, La Scala müzesi 2 üye, Milano iktisat bankası ve Lombardiya maliye müfettişleri adına 1 üye). Yürütme kurulu; belediye başkanı, genel yönetmen ve genel sekreterden oluşmuştur.

Piccolo Teatro (İtalya); Bütünüyle ödenekle desteklenmiştir (Hükümet, Milano Belediyesi ve Lombardiya Bölgesi tarafından).Salon 640 kişiliktir. Çalışan sayısı 180’dir. Oyuncuların % 80’i, 9 aylık sözleşmelerle tiyatroya bağlıdır. Dekor ve giysi atölyeleri diğer tiyatrolara da açıktır.

– İtalya’da 1947’de konulan bir yasa ile, her tür anlatımda özgür yaratı ilkesine dönülmüştür.

– 20.10.1948’de ulusal hükümet, yerleşik tiyatro topluluklarına yardım yapmayı kabul etmiştir. Tiyatroların yerel yönetimlerle işbirliği içinde olmaları istenmiştir. Yönetici kadronun yerel yönetim tarafından atanması öngörülmüştür. Tiyatro toplulukları yardım için; etkinlik tanımlarını, ve buna ilişkin bütçeyi sunmak durumundadırlar. Yardım başvurusunda bulunan topluluğun; yeterli bir biçimde donatılmış sahnesi, işletmede sürekliliği, etkinliğin kendi yöresinde yoğunlaşması, kadrosunun eksiksizliği ve sürekliliği, repertuarın gerçek sanatsal ölçütlerde olması, sunumun sağlıklılığı, ulusal tiyatro örneklerine % 51 oranında yer vermesi koşullar arasında bulunmaktadır.

– Devlet ödenek dışında da tiyatroları ödüllendirerek desteklemiştir. Parasal destek, ülkede yer alan spor etkinliklerinden, gösterilerden ve talih oyunlarından alınan vergilerin toplamından sağlanmıştır. (Toplam vergi kesintilerinin % 6’sına tekabül etmektedir.)

Avusturya; Avusturya’nın sanat programı iktidar ve muhalefet partileri tarafından ortak yürütülmektedir. Bakan sosyalist partiden ise, yardımcıları halk partisinden olmaktadır. Tiyatrolara ödenek vermekle ilgili kurum bakanlıktır. Fakat bütün kültür kuruluşları üzerinde Sanat Konseyi vardır. Bakan, sanatla ilgili her konuda bu konseye danışmaktadır. Kararlar bu danışma sürecinden sonra kesinlik kazanmaktadır. Bütçede sanata ayrılan ödenek, Avusturya’nın önem verdiği dışişleri bütçesini aşmaktadır.

ABD; Demokrasinin; sanatsal ve entellektüel yaşamın niteliği ile ölçülebileceğini dile getiren Rockefeller Vakfı raporunda; ülkenin kültür yaşamının sağlıklı bir şekilde sürdürülmesinde, amatörlerin yaşamsal bir işlev üstlendikleri vurgulanır.

Almanya (Ademi merkeziyetçi sistem); Her devletin sanat yaşamının kendine özgü görüntüsü; tarihsel, doğal ve ekonomik koşulları tarafından belirlenmiştir. Almanya karar alma ve işe girişme konusunda eyaletleri, belediyeleri özgür bırakmıştır. Federal cumhuriyet sadece, federal kaynakların amaçlar doğrultusunda kullanımını ve dağılımını denetlemektedir. Kültüre ilişkin sorunların çözümü için bir özel Bakanlık bulunmaktadır. Belediyeler, kültür ve sanatın desteklenmesi için yeni vergiler oluşturabilmektedirler. Almanya’da yaşamın sürdürülmesi için gerekli temel maddelerin karaborsaya düştüğü, barınak ve yiyecek kıtlığı çekildiği günlerde bile, tiyatro ve diğer sanat dalları için oluşturulan fonlar, vazgeçilemez bir zorunluluk olarak kabul edilmiştir.

Sizlere kısaca aktarmaya çalıştığımız özet bilgiler (*), elbetteki belli dönemlere ilişkin bilgilerdir. Süreç içinde ülkelerin gelişen şartlara göre yeni düzenlemeler yaptıkları, yapacakları açıktır. İzleyebildiğimiz ve görebildiğimiz kadarı ile, bu ülkeler, aynı içerik ve anlayışla sanat alanlarına gelişen yeni düzenlemelerle katkı vermeye devam etmektedirler.

Cumhuriyet dönemi devlet-tiyatro ilişkisi

Bizde de devletin sanatla (sahne sanatları ile) ilgisi Cumhuriyet dönemi ile de sürdürülmüş ve halen devam etmektedir.

Bilindiği gibi, Musiki Muallim Mektebi, Konservatuarlar, tiyatro, opera ve bale etkinliklerine destek. Beste siparişleri, yurt dışına eğitim için gönderilen yetenekler. Nihayet sahne sanatlarının (tiyatro, opera, bale) kurumsal bir yapıya kavuşturulma kararı ve Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu. Yıl 1949.

Sahne sanatlarının (tiyatro, opera ve balenin) tanıtılması ve sevdirilmesi hedefine yönelik olarak kurulan Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü, günün şartlarına ve o günün hedeflerine (tanıtma-sevdirme) uygun olarak yapılandırılmıştır. Bu yapılandırmada, Muhsin Ertuğrul’un yaygınlaştırma hedefi (bölge tiyatroları hedefi) henüz gündemde yoktur. Elbette 3-4 sene sonra bu ‘hedef’ de gündeme gelecek ve bilemediniz 7-8 sene sonra da gerek bu hedefe ve gerekse konacak yeni hedeflere uygun yapılanmalarla ve bu yapılanmaya uygun olarak istihdam edilecek uzman kadrolarla –tüm ülkenin sahne sanatları alanında uğraş veren ödenekli, özel ve amatör topluluklarını da kucaklayan, bütçesinden bu amaçla pay ayırabilen bir hedef doğrultusunda– yol alınacaktır. Böyle olmalı, böyle düşünülmüştür dersiniz. Ancak yapılanma bu doğrultuda gelişmez. 1970’de opera ve bale, tiyatrodan ayrılarak, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü kurulur. Sahne sanatları alanında iki genel müdürlük vardır artık. Ama sorumluluklar ve yapılanma 1949’daki hedefler sınırlılığında kalır. Bugün de aynı yapılanma ve aynı sorumluluk (temsil çıkarma sorumluluğu) sınırları içinde çalışmalar devam etmektedir.

Devletin sahne sanatları üzerine yapılandırma çalışmaları, geçmişte, yakın geçmişimizde (1990’lı yılların başında) ve bugün de ele alınan bir konudur. Bilindiği gibi 1990’lı yılların başında sahne sanatları ile ilgili devlet kurumlarının (Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüklerinin) günü daha işlevsel, daha yaşanılır kucaklayabilmesi düşüncesi ile yürütülen çalışmalar, Kültür Bakanlığı’nın da desteği ile olumlu bir ivme kazanmıştı.

2012’de Bursa’da gerçekleştirilen çalıştayda da dile getirdiğimiz gibi bu çalışmalarda; kısır çekişmeler, nispi iyileştirmeler yanında, köklü açılımlara yol verecek öneriler de geliştirildi. Süreç içinde, kimi arkadaşların esas mücadelesinin ‘var olanı muhafaza etmekle’ sınırlı olduğunu, kimilerinin ‘topu taca atmaya’ çalıştığını üzülerek gördük.

Oysa maç devam ediyordu. Bunu bilen bir avuç insan ise, daha doğru olanı, daha işlevsel olanı gündeme taşımaya, var olanın aksaklıklarını ve olması gerekenleri -sınırlılık içinde de olsa- dile getirmeye çaba gösterdi. Bu düşünceden hareket edenler, önerilerini geliştirerek yola devam ettiler, ediyorlar.

Devletin tiyatrosu olur mu?

Devletin tiyatrosu ‘olur’ veya ‘olmaz’ diye yanıt vermek meseleyi çözer mi? Bursa’da gerçekleştirilen ‘tiyatro platformu’, bu soruyu da yanıtlamışt;. Çözmez elbet (Eylül/2012).

Mesele, “nasıl bir ‘tiyatro’ olsun istiyoruz?”un yanıtında saklıdır. Elbette bu soruyu yanıtlarken; ‘sanat’ tan ne anlıyoruz? Sanatın işlevi nedir? Sorularını da cevapsız bırakamayız. Sonra, ‘devlet nedir?’i de yanıtlamamız gerekir. Devletin ‘çarkı’ nasıl çevirdiğini ve bu çarkı çeviren olguları da irdelemeliyiz. Bu irdeleme bizi çarkı çeviren ‘güç’ ün deşifresine götürür.

Devlet sahne sanatlarından da sorumludur

Devlet, ülkedeki tüm faaliyetlerden, icradan sorumludur. Yürütme erki bakanlıklardır. Her hizmet bir bakanlıkla ilişkilidir. Sahne sanatları ile ilgili bakanlık ise, bizde Kültür (Turizm) Bakanlığı’dır. Ülkemizdeki ödenekli, özel, amatör toplulukların sanatsal yaratıcılığından, sanatsal üretiminden sorumludur. Bu sorumluluğu, bakanlıktaki bir müsteşar, veya müsteşar yardımcısı, veya bir-kaç uzman ile karşılayamaz. Bu hizmetin koordinasyonu için kurumsal bir yapıya gerek vardır. Bu kurumsal yapı Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi genel müdürlükleridir (sahne sanatları genel müdürlüğü). Ancak bu kurumlar bugünkü yapısı ile bu işin üstesinden yeterince gelemezler. Kadrosunun, bütçesinin desteklendiği ve hizmetini daha sağlıklı yürütebileceği bir konuma taşınmalıdır. Ve ülkemizin sahne sanatları alanındaki tüm yapıların koordinasyonun sağlayabilecek, onları bütçesi ile de kucaklayabilecek, gerçekten özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Önerdiğimiz kucaklama dar bir statüko anlayışında yürütülebilecek bir iş değildir. Alandaki tüm insan kaynağını harekete geçirebilmek, o alanın içinde solumakla olabilir. Bu nedenle oluşturulacak yapı, temsil çıkarma sürecinin ve sorumluluğunun da içinde olmalıdır. Temsil sürecini yaşamayanların kararları risk taşır.

Bu özerk yapı, ülke düzeyinde de yerel düzeyde de, bu alanın örgütlü yapılanmalarının, topluluklarının, sorumluluk paylaşan temsilcilerinden oluşan, genel planlardan ve projelerden sorumlu, bu anlamda yönetim ve bütçe konusunda yetkili ve bu konularda topluma hesap verebilir özerk konseyler (organlar) eliyle yürütülmeye çalışılmalıdır. Bu yaklaşım esas alınarak oluşturulan konseye (organlara) elbette devlet organlarının konu ile ilgili temsilcileri de katılmalıdır (en çok 1/3’ü kadar).

Benzer yaklaşım, yani kentinin, beldesinin kültürel dokusundan, sanatsal gelişiminden de sorumlu olan, olmaları gereken yerel yönetimler için de gerekendir. Yerel yönetimler de benzer özerk yapı içinde olmalıdır.

Sanat – bütçe / devlet

Evet. Elbette bu anlayışın bir bütçe gerektirdiği açık. Bugün Kültür (turizm) Bakanlığı’nın, DT’nin ve DOB’nin 60 sahnesi için ayırdığı ‘para’ yeterli değildir. Ancak ‘tiyatrolara destek’ kapsamında ülkemizin özel ve amatör topluluklarının oluşturduğu yine 60 sahne için ayırdığı pay ise, ödenekli tiyatro için ayırdığı bu payın % 1’i kadar bile değildir. Oysa yıllardır tiyatro alanına emek veren, adlarını gönüllerimize işlediğimiz bu tiyatrolara uygulanan, genelde tüm sanat alanlarına uygulanan ‘orantısızlık’ sadece bütçe ile de sınırlı değil. Bu tablo karşısında ‘sahne sanatları’ destekleniyor denilebilir mi? Bilim ve sanat alanına yatırım yapmadan, ‘gelişmişlikten’, ‘kalkınmadan’ sözedilebilinir mi?

Bilindiği gibi devlet, her faaliyet alanı için genel bütçesinden bir ‘pay’ ayırır. Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi’nin de içinde olduğu Kültür (turizm) Bakanlığı’na ayırdığı pay ise, yıllardır % 03 (binde 3) civarında seyretmektedir. Yani başka bir deyişle Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin sadece % 1’e çıkarılması ile, DT’nin ve DOB’nin de içinde olduğu 3 (üç) Kültür Bakanlığının dahi kurulabileceği açıktır.

TÜSAK – Sahne sanatları / Piyasa!

Piyasaya sunulan taslak yasa tasarısının (TUSAK) ise, var olan kurumları (DT ve DOB) biraz daha piyasanın kucağına salarak, taşeronlaşmaya ve sanatsal üretim sürecinin sermayenin kontrolünde yürümesine yol vermek için hazırlandığı açıktır. Bu yaklaşım ile, sanatçının ‘yaratıcılığından’, ‘yaratısından’ çok, onun ‘becerisini’ pazarlamasına yol verilmesi istenmiştir. Oysa sanatçı, çevresine, toplumuna, insanlığa söyleyecek sözü olandır. Sanatsal üretim süreci bu sancısını doğurmak için göstereceği, gösterdiği ‘çaba’ ile başlar. Bu ‘çaba’ dır ‘yaratıcılığı’ doğuran, bilime yol veren, insanlığı geliştiren.

Evet. Biz önerilerimizi ‘sahne sanatları’ çerçevesinde dile getirirken, sadece ‘tiyatro’ diyerek, tiyatroyu da, sanatı da ‘kurtaramayacağımız’ı biliyoruz. Ancak ‘sanata evet’ diyoruz, demeye devam edeceğiz. Görebildiğimiz kadarı ile, mesele emekten yana politikaların başarısına bağlı olarak yürümekte ve gelişmektedir. Sanatın işlevine ‘evet’ diyorsak, küresel sermayenin yönlendirdiği ve biçimlendirdiği piyasanın (paranın) kısırlaştırıcı kucağına terk edilmek istenilen sanatsal yaratı ve sanatsal üretim sürecinin özgürlüğünü korumalıyız. Bu özgürlüğü, paranın metalaştırıcı kucağına bırakamayız.

Sanatın, özelde tiyatronun işlevine uygun olarak, evrensel değerlerin ve emekten yana dayanışmanın bilinciyle hareket eden, bu doğrultuda gerekli araştırma ve öncü çalışmalar üretmeye çaba gösteren, sanatın metalaşmasına karşı direnen, ülkemiz tiyatrosunun geleceğe yönelik yaratıcı atılımlarını harekete geçiren ve sahne sanatları alanındaki toplulukların daha örgütlü bir yapıya kavuşturulmasına emek veren sanatçı ve tiyatro toplulukları desteklenmelidir diye düşünüyoruz..

Sanat alanında, özelde tiyatro alanında var edilebilecek olumlu öneriler (projeler) sanatın işlevinin farkına varanlarla yaşam bulabilir. Bugün, sahne sanatları üzerine yürütülen tartışmaların kaynağını deşifre edebildiğimiz ölçüde daha sağlıklı yol alacağımız açıktır. Ancak bu farkına varışın; ödenekli, özel ve amatör yapılanmalar içindeki mevcut insan kaynağının ve örgütlerinin de katkısı ile yol alacağı, alabileceği de açıktır. (Şub. 2014/DTG söyleşi notu) Ş.T.

Yararlanılan kaynaklar *:

  • Konur, Devlet-Tiyatro İlişkisi, Dost Kitapevi, 2001, Ankara
  • Karadağ, Halkevleri Tiyatrosu, 1984, Ankara
  • Ş.Tiryaki, Sahne sanatları yeniden yapılanma çalışma notu, 1999, Ankara
  • Ş.Tiryaki, Opera ve Bale Çalışma Notları / 3, 2007, Ankara
  • Ş.Tiryaki, ATÜK İç Bülten, sayı:4, 2001, Ankara
  • Ş.Tiryaki, DOB’sinde yeniden bir yapılanma mümkün mü?, Sahne Dergisi, May-Haz 2010, Ankara

(Konu daha önce Ankara’da (Özgür Üniversite-Özgür Tiyatro/2010), Bursa’da (Tiyatro Platformu/2012) ve benzer söyleşilerde dile getirilmiş ve tartışılmıştır).(HACIBEKTAŞ Eğitim ve Kültür Derneği (HEKDER) Dergisi/Mart-Nisan 2014 sayısında tartışmaya yer vermiştir). Tartışma geliştirilerek sürdürülmek istenmektedir.

(Şubat. 2014)