afis

Sevim Burak”ın yazdığı “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” adlı oyun 7 mart 2016 da seyircileriyle buluştu.

Oyunda,geçmişleriyle beraber bu gününü de yitirmiş olan Melek ve Nevartın hikayesi anlatılıyor. Sevim Burak bir odanın içinde öylece kalakalmış iki kadının hikayesini anlatırken,kadın sorununun dönemsel değil tarihsel bir sorun olduğunun da altını çiziyor.Hatta sadece kadın sorununu değil asimile edilen ötekileştirilen tüm halkların sorunlarını da dile getiriyor.

 

Sanat Danışmanlığını Ulaş Karadağ’ın yaptığı oyunu Deniz Büyükuysal Lişesivdin yönetti, oyunda Güher Yörük ve Yasemin Köksal rol aldılar. Yusuf Kenan Adıgüzel yönetmen yardımcısı Damla Ürk Koreograf olarak oyunda görev aldılar.

Ankara Deneme Sahnesi’nin 60. yılında sahnelenen İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” adlı oyunumuzda oyuncu olarak görev alan Güher Yörük XVI. Direklerarası Seyirci Ödülü Ankara kategorisinde En iyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.

 

14642050_10210040519222689_4636782257828446044_n1Hocamızın aramızdan ayrılışının birinci yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.
22.10.1016 Cumartesi günü saat 15:00 da kabri başında olacağız..
saat 17:00 dan itibaren Ankara Deneme Sahnesi’nde anıları yaad edeceğiz.
Tüm sevenlerini ,öğrencilerini kısaca Zeynep adamlar ve zeynep kadınlar (onlar kendilerini biliyorlar) herkesi anmaya adavet ediyoruz.
Servis saat 14:30 da Deneme Sahnesi’nden kabristana hareket edecek.

Yusuf Sağlam

İlk ağızdan “Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü” tanımlamasına değinmekte yarar var. Tanım, Nurhan Karadağ’ın “köylülüğüne” vurgu değil; yaptığı üretimlerin ne ölçekte, nasıl bir dil oluşturduğu, evrensel söylemde nereye vardığını görmek istemeyenlere, dudak bükenlere, hakir gören ve bühtan içinde olan kendini beğenmiş ve bilmeyen, tiyatronun sadece kentliler tarafından yapılabileceğine inan, özü boş, gösterişi cafcaflı sözde tiyatro tayfasına ironik yollu göndermedir. Yoksa, Karadağ’ın köylü kimlini öne çeken, vurgu yapan, yaptıklarının sadece geleneksel tiyatro çerçevesiyle sınırlı olduğunu saptamaya yönelik bir tanım değildir. O, köy kökenli olduğundan gururla bahseder, gocunup yüksünmeden, lafı dolandırmadan dosdoğru ifadeyle iftiharla söylerdi. Anadolu köylülüğünün; felsefeden antropolojiye, sosyolojiden halkbilimine, teolojiden etimolojiye, müzikten resme, tek seslilikten çok sesliliğe, tiyatrodan mimariye, edebiyattan soyutlamaya, hattan şiire, dengbejden ozana, tarımdan şenliğe, kardeşlikten barışa ve hoşgörüye… birbirinin içine geçmiş kavilli yelpaze olduğu bilincindeydi. Bu görüşledir ki, en basit derlemenin, kayda almanın o işin uzmanı tarafından yapılmasının eksik kalacağı ifadesinde bulunurdu. En yalın halk dansı derlemesinde bile; tiyatrocunun, sahneye koyucunun, koreografın, antropologun, müzikologun, etimologun, mimarın, köstüm kreatörünün birlikte çalışmasında sayısız yararının gerekliliğini dile getirendi. Karadağ’a göre köylülüğü anlama ve kavramanın; Anadolu Hümanizmasını anlamak olacağını, bu kökün çok derin ve meşakkatli olduğunu, girenin kendini bu ummanda kaybettiğini ve sonsuz kaynak olduğunu her fırsat söyler, kayıt altına alınmasında gecikildiğinden yakınırdı. Kitabı okuyacaklar bunu bir bölümüyle kolaylıkla anlayacaklardır.

Kitaptan söz açılmışken bir iki özel ve genel durumun kayda geçmesinde fayda var görüşündeyim. Kitap, Anadolu coğrafyasında tiyatro yönetmeni olarak üretiminde bulunan kişilerden birine yazılmış ilk olma özelliğiyle öncüdür. Bu, tiyatro yönetmeni konumunda emek vermiş ve vermekte olan değerlerimize sahip çıkmanın yol göstericisi ve kışkırtıcısı olacağı düşüncesindeyim. Böylece; yazarın yazdığı tekstin tiyatro külliyatında yer alması yanında, yönetmenin sahnedeki bu tekste hayat veren üretimi buza yazılan yazı olma özelliğinden çıkacak, tarihteki yerinin alınması sağlanacaktır. Ya da böyle bir teselliyle kendimi avutuyor çıkmazındayım. “Anadolu Tiyatrosu Köylüsü-Nurhan Karadağ” keyfe keder olarak yazılan bir kitaptır. Bir itme ve mecburiyet olmadan, değeri tarafımızdan zamanında anlaşılan ve anlaşılanın da yerine getirilmesinin elzem olduğuna inanılan düşüncenin tarih için kayıt altına alınmasıdır. Düşüncenin başladığı ilk günden somut hale gelen basılmış evresi arasında sekiz yıllık bir sürede tek beklenti; saygıya değer vefanın yerine gelmiş olmasındaki manevi haz ve huzurdur. Bunu zamanında ve yerinde başarmış olmanın mutluluğu ve övüncü içindeyim. İfade ettiklerim yaşadıklarımın kanıtıdır ve bunlar dost meclisinde, toplantılarda ulu-orta Karadağ tarafından da söylenmiştir. Durumu bir nebze açmakta yarar var. Sevgi dolu, engin yürekli Nurhan Hocaya kitabını zamanında sunmuş olmanın mutluluğu yanında, O’nun tiyatro tarihine bir kitap somutunda not düştüğünün huzur ifadesini gözlerinde okuma şansına erdim. Kitabı bütünlüklü olarak okuyup bitirdiğinde; “Nereden buldun bu kadar detayı, nasıl yazdın, yaptıklarımı ne güzel okumuş ve ifade etmişsin, benim sanatçı sezgisiyle ulaştıklarıma sen tiyatro estetiğindeki okumalarınla açıklık getirmişsin, bu ancak sahneyi ve tiyatro kuramını iyi bilmekle olanaklı bir iş, kitap bu yöndeki çalışmanın ürünü, okuyunca hayrete düştüm, kendimi çırılçıplak hissettim, her şeyi yazmışsın, aferin sana…” (Bir bu kadar da yazılmasında yeri olmadığına inandığım övgü dolu saptamaları oldu. Denemeliler şahit.) güzel sözleri benim için her şeye değerdi. Emeğim yerli yerine ulaşmıştı. Diğeri lafı güzaftı. Aşağıdaki saptamayı da yapmaktan kendini alamamıştı. “Tabii, bu bir roman, bir öykü kitabı gibi kolay okunmuyor. Tiyatro insanı için gerekli bir çalışma. Bir yönüyle onlara açılmış pencereden içeriyi görmede önemli yazılı bir kaynak. Yaptıklarımızı tanıtma, açma, gösterme yolunda namus borcu olanını yerine getirmiş oldun. İnşallah “Deneme”nin (Ankara Deneme Sahnesi) de yıllığını bastırır, senin yazdığın bu kitapla birlikte Şenol’un (Tiryaki) yazdığı Amatör (Amatör, Ankara Deneme Sahnesi (1956 …) ve tiyatro” üçlüsüyle önemli bir kilometre taşını geride kalanlara bırakırız.”

Nurhan Karadağ, yapılan tiyatro üretimlerden gelecek kuşaklara miras olabilecek; belge ve yazılı envanteri bırakmaya değer verendi. Bu yönüyle kişi olarak düşüncesini haddimce yerine getirdiğim kanaatindeyim. Resmin gölge boyutuna bakıldığında ise, iş göründüğüyle yansıyan değil. Türkiye toplumu, hele hele tiyatro camiası yerinde ve zamanında gerçekleşen bu çalışmaya gereken kıymeti ve desteği verdi mi? Cevabım koca bir hayır! Kitabın basım öncesi imece sürecinde üç duyuru sonrasında yalnızca 36 kişinin el uzattığını Nurhan Hocaya bir türlü söyleyemedim. Bu duyular sözüm ona O’nun sevenlerine yapılmıştı. Oysa Hoca; “Bin kitap bu camia için nedir ki! Yakın zamanda ikinci, üçüncü baskıları bile yapılır.” düşüncesindeydi. Anlatmak, izah etmek benim için çok zordu. Sanal ortamdaki duyulara arkadaşlarımın kışkırtmaları sonrası ve Ankara Deneme Sahnesi’nin maddi desteği de kifayetsiz kalınca; imdadıma yayıncım, dostum, arkadaşım, güzel insan; Metin Turan yetişti. “Ağabey bir kez yola çıktık, Nurhan Hocayı üzmek olmaz. Bu saatten sonra geri durmak bize yakışmaz. Ne yapalım, iş başa düştü. Kendi olanaklarımızla basalım, arkası belki o zaman gelir.” Kitap basıldı, imeceye katılan dostlara gönderildi, ama arkası yine gelmedi. Nurhan Hocaya bunu anlatmada da kıvırmalara gittim. İmeceye el veren dostlara şükran borçluyum. Bu aşamada Metin Turan’a bir dostu olarak tüm içtenliğimle minnettarım. İyi ki, Ağabeyime, Nurhan Hocama, Emmoğluma (Bu kendisinin bana karşı zaman zaman kullandığı bir hitaptı) Baba Yarıma, Öğretmenime on aylık keyif ve mutluluk dolu günler yaşatmışsın. Var ol Metin Turan.

Nurhan Karadağ’ın Zeynepleri, Cemilleri, Cemileleri, Cemil oğlanları, Demlikleri… tiyatronun O’nun ruh ikizi olduğunu bilir. Bir nebze uzağında olanlar da, hafif bir sendelemeyle bu düşünceye dâhil olurdu. Gözlemim o ki, Karadağ’ı tanımak, bu sürece evrilmek; O’na sıkı sıkıya sarılmakla mümkündü. O’nunla kavgaya girmek; kendi idealinin kapısını açmaktı. Bu yüzden tanışmayla birlik en baştaki alınganlıklar kıssa sürede kendiliğinden bertaraf olurdu. Karadağ’ın sert bir çıkışmışlığı, gönül kırmışlığı, küskünlüğü ve küstürmüşlüğü yok muydu? Vardı. “Hepimiz insanız, hata yapacağız, bu bizim hakkımız. Hata yapacağız ki kendimizi sorgulayabilelim ve doğruyu bulabilelim.” derdi. Yine onu tanıyanlar, bunun tiyatro uğruna yapıldığı da bilirdi. Kıssa sürede durum anlaşılınca, ortalık süt limana keser, tiyatroya dair yaşam başlardı. Kara kaplı defteri de vardı!  Tiyatro yolunda ihanette uğradığına, uğratıldığına kanaat getirince; onların adlarını yazardı hafızasındaki kara kaplı deftere. Öfkeyle yazdıklarına yeniden yeniden şans tanımayı ahlaki gereklilik bilirdi. Önce bir “Lahavle!” çeker, kırgınlığın iyileşmesini yeni üretimin iyileştirici sürecine bırakırdı. Kişi üretime katkı koymuşsa bu onun aklanması demekti. En kızdıklarına, kırgın olduklarına bile, üretimden gelen başarılarını göz ardı etmeyi bilmezdi. Onları takdir etmeyi, edilmesi gerektiğini; haklıya hakkını teslim etmek olarak addederdi. Hayat nerede başlar, tiyatro nerede biter; O’ndaki tiyatro sevdasını anlamak, kavramakla, görmek ve şahit olmakla mümkündü. Tiyatronun bir aşk, bir sevda, bir şevk ve yaşam biçimi olduğunu, ancak bu türden yürek koymayla yapılabileceğini bıkıp usanmadan söylerdi. Aşkın en büyük çatışmayı içerdiğini, çatışmanın ise doğruyu bulmada yol gösterici olduğunu dile getirirdi. Böyle bir sevdaya tutulmuş olmaktan çok mutlu olduğu için, herkesi bu sevdaya ortak etmeye çalışırdı. Yüreği ve sofrası bu konuda çok engindi. Zeytin tanesini bile paylaşmaya çalışırdı. Tiyatro mutluluğunu paylaşmada da engin yürekliydi. Mutluluğun sarhoşluğuyla kendi üslubunda dans ederdi. İçini yakan bu sevdayladır ki, tiyatronun uzağından olanları, yanından yöresinden geçmeyenleri bile dahil etmeyi görevi bilirdi. Herkesin bir şekilde tiyatro yapmasını, seyretme imkânına kavuşma savunuculuğunu görevi bilirdi. Tiyatroyla tanış olmak, bilmek ve tiyatroya ulaşmak; aşkı yaşıyor olmaktı O’nun için. Böylece; kendini, toplumunu, geleceğini tartışabilmek, değerlendirebilmek demekti. Bu, bilmek yolunda kendine pencere açmaktı. Bundandır ki, tiyatro eğitiminin her aşamada yapılmasına, yapılıyor olabilmesine hak verir ve kıymetli sayardı. Düşünce doğruluğunu; sanat, özellikle tiyatro sanatı penceresinde ulusa ve dünyaya bakmanın: olup bitenleri, nereye gidildiğini, ne konumda olunduğunu algılamak ve değerlendirebilmek olanağına kavuşmak demekti O’na göre. Bu gerekçedendir ki, sanatı, tüm bilimsel disiplinlerin yüz akı sayardı. Barışın, kardeşliğin, huzurun, mutluluğun, akıl sağlığı yolunun sanattan geçtiğine inanırdı. Hayattan arındırılmış estetik bir sanat yapıtının; insanı, dolaysıyla insanlığı; iyiye, güzele, aşka, sevdaya, mutluluğa, huzura, bir arada yaşamaya, barışa götüren, yönlendiren yol bilirdi. Anadolu hümanizması bunun bilindik ilacıydı. Arananın, derman olacak olanın bu toprakların dinamiklerinde saklı olduğunu her fırsatta anlatmaya ve kavratmaya çalışırdı. Karadağ’a göre Anadolu hümanizması bir yönüyle Alevi-Bektaşi inancında dile gelendi. O’na göre bu inanç temeli öğretiyi anlamaya, kavramaya çalışmak; evrensel olanı yakalamakla eş anlamlıydı.  Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü-Nurhan Karadağ kitabım için verdiği özel söyleşide bu düşüncesini; (…) Bilerek ve inanarak söylüyorum ki, bana göre Alevi felsefesi, Anadolu hümanizmasının, Anadolu insanının düşüncesidir ve yarınki güzel dünya toplumuna model olabilecek derinliktedir diye düşünmekteyim. Ve onun için de bu tür çalışmaları, derlemeleri gösterileri yoğun bir biçimde bütün dünyaya yayma gereğine inanıyorum.” (1) şeklinde ifade etmeye çalışmıştı. Öğrenmeyi dert edindiği inanç temelli felsefeyi; saha çalışmasında somut olarak bulmaya çalışırdı. Doktora tezi için Anadolu’da köy köy Dramatik Köy Seyirlik Oyunlarını derlemeye çalışırken; Alevi dedeleri ve onların söyledikleri deyişlere ilgi duyması bundandı. Yakın tanış olmuş ve bu deyişleri, duaz imamları kayıt olanakları el verdiğince derlemeye çalışmıştı. 1982 yılında öğrencisi Belgin Aygün’ün, Tören ve Samah (Alevi-Bektaşi Törenleri İçinde Samah) alan araştırması lisans çalışmasını; Kardeşlik Töreni-Samah adıyla gösteriye dönüştürürken öğretiyle daha da içli-dışlı oldu. Bu gösteriyi bilinçle, sabırla 33 yıl canlı tutmayı bir borç bildi. Daha da sürdürmenin de projeleri içindeydi.

Karadağ’ın Alevi-Bektaşi hassasiyetinin yakın tanığı olan eşi ve çocukları, O’nun hakka yürümesiyle, naşının Cem Evinden kalkmasını uygun gördüler. Durum, Karadağ’ın dile getirdiği düşüncenin toplum nezdinde görünür kılması ve bu düşünceye duyulan saygıdandı. Saygı duyulan bu karar sayesinde yüzlerce insan bu inançtaki cenaze kaldırma ritüelinin nasıl gerçekleştiğini yaşayarak gördü, bildi. Tıpkı Kardeşlik Töreni-Samah gösterisinde on binlerce insanın dinsel, mezhepsel, etnik köken gözetmeksizin birleşmesinde olduğu gibi. Alevi inanç sahipleri ve önderleri de bu karara saygı duydu ve gururlandı. Bir Can gelecek ve bağırlarından Hakka uğurlanacaktı. Yastaydılar. Bu onlar için yaslarını bir daha yas bilmekti. Kutsalları Muharrem ayındaydılar ve üçüncü imamları; Şah İmam Hüseyin’inin Kerbela’daki şehit oluşunun matemindeydiler. Yasları, Karadağ’ın Don Değiştirmesiyle daha hissedilecek olandı. Karadağ Canın öldüğü olmazdı onlara göre. O, sadece Hakka yürümüştü ve bu vakurla uğurladılar kendilerine teslim edilen Canı.

Törene katılan çoğu insan, belki yakınından, yöresinden geçmeyeceği, yolunun düşmeyeceği Cem Evinde buluşma fırsatı yakaladı bu sayede. İnancın ritüelini yaşayarak tanıma olanağını elde etti ve kendisine yeni bir pencere açtı. Tabii ki bu buluşmaya, buluşturmaya Nurhan Karadağ vesile oldu. Ancak, ritüelin tamamını da görmedi, gözlemleyemedi. Tıpkı, Karadağ’ın bir sömestr boyu verdiği derslerinde olduğu gibi. Öğretmen kimliğini tekrar takınmıştı. Dersin devamını görmek isteyenlere; bir diğer cenaze kaldırma törenini adres gösterdi. Kendi töreninde; Rızalık, Helallik, Tevhit (Duaz İmam) icralığına şahitlik edildi, yaşandı, yerine getirildi. Mezarı başındaki yapılacak olan Sırlaması ise, başka törende görmeye ertelendi. Dardan İndirilmesi ise, diğer bir zamanın gündeminde yapılması olası Ayın-i Cemdi. Bu zorunlu buluşturmada; Alevi inanç sahipleri gibi, tüm inançlara mensup olabilecekler ve inançsızlar birer Can olarak girdiler Cem Evine. Oranın sahipleriydiler ve söz hakları vardı. Kadın-erkek, çocuk-yaşlı gözetilmeksizin ve ayrışmaya tabii tutulmaksızın yan yana, cemal cemale saf tutuldu. Rızalık istendi verdiler. Helallik istendi, haklar helal kılındı. Karadağ’ın bu inanç için çabası, duruşu, mücadelesi Meydan makamındaki Canlar için dile getirildi. Ana sütü gibi ak, herkesin anladığı, bildiği, konuştuğu dilden dualar, Duaz İmam okundu. Huzurdaki Canlardan, içlerinden nasıl geçiyorsa, neyi ne kadar biliyorlarsa, dilleri nasıl dönüyorsa öyle dualar edilmesi istendi. Bu barış, kardeşlik ve özgürlük atmosferi Karadağ’a yakışan ve olmasını istediği ortamdı. Sevenleri acılar içinde Karadağ Donunda bir teni rahmana kavuşturma hizmetiyle görev yerine getirildi. Bir yönüyle zorunlu olan bu buluşturmada Karadağ; (…) İnanarak söylüyorum bunları. Bu felsefeyi, durağan bir felsefe değil diye yorumlamak gerekiyor. Dinamik bir felsefe. Yani, yaşama, değişime, dönüşüme açık bir felsefe. Gene güzel insan için. Daha ucu açık bir felsefe. Bunu müziğinde de dansında da görebiliyoruz. (…) Dinamik, değişebilen, dönüşebilen. Ama, hep güzel insana ulaşmak adına, güzel topluma ulaşmak, barışçıl topluma ulaşmak, kardeşçe bir topluma ulaşmak adına. (2) Alevilik üzerine kısa dersini de verdi ve insanı kendiyle baş başa kalmasına havale etti. Yaşanılan bu atmosfer içinde O’nun sevdalıları, gönüldeşleri, öğrencileri, arkadaşları yolunu sürdürmeye, Karadağ’ı çoğaltmaya karar kıldı. Anadolu hümanizmasının yiğit neferinin, gönül ehlinin devri daim olsun. Işıklar üzerine ağsın.

  • Sağlam Yusuf, Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü-Nurhan Karadağ, Ürün Yayınları, Ankara, 2015, s: 213
  • Nurhan Karadağ, Halk Dansları Bağlamında Alevilerde Samah ve “Kardeşlik Töreni-Samah” Gösterisi, Söyleşi: Kibar Nedim – Sağlam Yusuf, Sempatik Dans, (Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi) Sayı: 18, s:67

 


Söyleşi: Yusuf SAĞLAM

Hiç beklemediğimiz anda feleğin çirkin yüzünü bir daha gördük. 22 Ekim 2015 günü sevgili hocamız Prof. Dr. Nurhan Karadağ’ı aramızdan çekip aldı. Nurhan Hocayı kitap olarak yazmayı on yıllar öncesinde düşündüm.  2007 Nisanında bu fikrimi kendisine açtım. Çok sevindi ve gereken yardımı yapacağını söyledi. Sekiz yıllık sürede Anadolu Tiyatrosunun Köylüsü-Nurhan Karadağ kitabı ortaya çıktı. Yazım öncesi sevgili Hocamı daha iyi tanımak, kavramak ve anlamak adına uzun nehir söyleşiler gerçekleştirdim. Söylediklerini unutturmamak adına araya zorunlu haller dışında girmedim. Yayına hazırladığım aşağıdaki söyleşi bu bütünden kısa bir pasajdır. İstedim ki, tiyatro sanatına gönül verenler O’nun anlatısından kendisini bir nebze daha tanıma şansına ersinler. Nurhan Hoca benim için yeri doldurulamayacak olduğu gibi büyük de bir acı. Ailesi, yakın çalışma arkadaşları, öğrencileri, sevenleri onulmaz acıdadırlar. Tahmin etmek zor değil.  Tiyatro camiası da muhakkak ki bu boşluk ve acıyı hissediyordur. Biz sevenlerin başımız sağ olsun demekten başka da yapacakları mutlaka vardır. Zaman buna tanıklık edecek. Nurhan Hoca adına yapılacak olanlar umarım büyük katılımlarla ve zenginliklerle gerçekleşir ve de ebedî olur. Böylece; O’na olan borcumuzu ödemiş oluruz. Devri daim olsun Hocamızın, ışıklar üzerine ağsın.

Nurhan Karadağ– Evet uzun bir aradan sonra sürdürelim. Sanıyorum, kronolojik bir anlatımdan çok yapılan işlerin hangi amaçla yapıldığı, nasıl yapıldığı, zorluklarının neler olduğu ve benzeri gibi konuları önde tutarak anlatmanın yararı olacak. Çünkü her çalışma, her yapılan işin çok özel bir ağırlığı, bir etki gücü ya da emek istediği bir ana teması ya da ana biçemi, üslubu var. (…) Şimdi, o ilk seyirlik oyun biçemiyle tanışmamız, benim üçüncü dördüncü sınıf yıllarım… Bozkır Dirliğini koyduğum yıllar. Gerçi bana da sürprizdi. Çok zordu. Çok değişikti. Hatta insanlarla oluşan bir çevreyi, nasıl yapacağımı bir rejisör olarak çok düşünmüştüm. Keçiler, atlar, ağaçlar… Tiyatroda canlandırılması klasik anlamda zor olan objeleri nasıl canlandıracağımız idi. Aslında metinde de var. Mesela kağnı var. Kağnı -yazar yazmış- giderken tekerlekler ağıt yakar, şarkı söyler diye… Şimdi ilk düşünce, klasik düşünce; nasıl olacak bu iş? Böyle bir iş olur mu, olmaz mı sahnede? Belki akrobasiler yaparak, akrobatik hareketler yaparak, hem bedeni çok iyi olanları, hem şanı çok iyi olanları, böyle kağnı tekeri gibi sahnede döndürerek, ağıt söyletmek… filan gibi düşünüyor insan ilkin. Yazar böyle bir şey yazmış. Okurken de etkileniyoruz. Peki, nasıl olunacağına gelince, iş zora giriyor tabii orda. Ya da şiirler söyleyerek büyüyen ağaçlar! Ya da lafları söyleyerek gelip o ağaçları yiyen keçiler. Ya da söz dinlemeyen, ağaçları görmeye giden inat bir at, vb. müthiş zor şeyler. Aslında Anadolu köylüsünün birlerce yıldan beri yaptığı, ürettiği oyunlara benzeyen bir biçimlenişi var. Tabii, bunu ben geç gördüm. (…) Düz dört kişi… Yani iki öküz iki kağnı tekeri oynayan kişi yeter bu işe. Şarkısını da söyler, yürür gider diye düşündüm. Bazı çözümler ne kadar zor olursa olsun, çok kolay çok yalın seyircinin hemen kabul edebileceği bir çözüme ulaşabiliyor. En güzeli de o oluyor diye düşünüyorum. Tabii, bütün bunlar hep zor karşısında bulunan işler. Bir süreç yani… Bir konsantre olma, adapte olma, araştırma, nasıl olacağı üzerine çok değişik pencereler açmak suretiyle ve açılan pencerelerin de hepsinin birbiriyle uyumlu olması koşulu var. O nedenle Deneme’deki (Ankara Deneme Sahnesi) işte o çalışmalarım sırasında bu biçimsel zorlukları nasıl yeneceğimiz üzerine müthiş bir enerji, çaba, sarf ettik. Sarf ettim ya da!

Hem de gerçekten biz niye tiyatro yapıyoruz? Amacımız ne? Ortada Devlet Tiyatrosu var. Özel tiyatrolar var. Onların asıl işi bu. Biz amatör olarak, hem de Ankara’da, başkentte tiyatro yapıyorsak; bu tiyatromuzun özel bir amacı olmalı. Onların yapmadığını ya da yapamadığını biz yapıyor olmalıyız ki, anlamlı olsun. Yoksa sadece hoşça vakit geçirmek için ya da tiyatro yapmak iyi şeydir, düşüncesinden hareketle biz de tiyatro yapıyoruz demek için tiyatro yapmadık asla. Hiçbir zaman için yapmadık. Hep tiyatroyu neden yaptığımızı, seyirciye nasıl bir sorumluluğumuz olduğunu düşünerek, tartışarak, belli bir sanat politikası omurgası çizerek yürüdük. İyi ki de böyle yapmışız. Çünkü hem kendimize ilkin hesap veriyorduk, hem de dolaylı olarak seyircimize hesap veriyorduk. Ya da seyirci karşısına çıktığımız zaman, biz amacımıza ne kadar ulaştık, ne kadar ulaşmadık diye, yeniden yapılan işi tartışmaya açıyorduk ki, bundan sonra yapacağımız işlerde eksiğimiz daha az olsun.

Bunun için de yola çıkışlarımızda temel amaçlarımız… Aslında, şöyle de diyebiliriz. Bir kere sanat insanın, toplumun güzelleşmesinde, çağdaşlaşmasında çok önemli bir araçtır diye var sayıyoruz. Yani, Anadolu’da, bir Anadolu hümanizmasından söz edilecekse; o da o kültürel yapının yanında felsefenin, düşüncenin, bütün sanat dallarından oluşan belli bir yaşama biçiminin –türkü söylemenin, dans etmenin, ağıt yakmanın, ezgiler üretmenin- insan yaşamında gerçekten nasıl değerli olabileceği, insan yaşamını nasıl güzelleştirebileceği, onu daha çağdaş, daha uygar, daha anlamlı bir yere nasıl götüreceğini eğer iyi saptarsak ve Anadolu gerçeğinde bunun adını koyarsak, Anadolu kültürel yapısındaki gerçeğinde bugün de benzer bir paralellik kurarak ona, sanatı güzel insana ulaşmada, dolaysıyla güzel topluma ulaşmada inanılmaz etkili bir araç diye değerlendirmek olası diye düşündük. Düşünüyorum daha hala zaten. Onun için insan önce kendini var etmeli. Kendi kimliğini her şeyiyle, sonra, bir birey kimliğini oluşturduktan sonra toplumsal olma kavgasına girmeli. Bizim şimdi büyük zaaflarımızdan biri de, Anadolu’da belki de daha birey olmayı aşamadan toplumsal olmaya doğru gitmemiz. Ve tabii gidemiyoruz. Engelleniyoruz. Çok da acı çekiyoruz. Çünkü yüzlerce yıldır ümmet olmaya alıştırılmış bir toplumuz. Zaten temelde devlet de, yönettiği halkı rahat yöneltebilmek için daha durağan, daha ümmet gibi düşünmeyi tercik eder. Hatta önlemlerini ona göre alır diye var sayıyorum. O zaman tiyatro olarak,  bütün bu amaçladığımız şeylere ulaşmada; yani, güzel topluma, güzel insana ulaşmada ve çağdaşlığın ana ilkelerini saptamada, -Önce kendi insanımız açısında tabii- adını rahat koymuştuk. Yayınlarımızda da söylemiştik. Düşünen, konuşan, tartışan, seçebilen insanı üretmek, çoğaltmak adına… Çağdaş insanın vazgeçilmezleri bunlar aslında. Yani, biz bugün düşünmeyi beceremiyorsak, konuşmayı, tartışmayı, seçmeyi beceremiyorsak, gerçek bir demokratik toplumda yaşama şansımız olmayacaktır. Kullanılacağız hep. Onun için tiyatroda bunların çok rahat aracı olabilir diye hep var saydık. Onun için düşünen, tartışan, seçebilen insanı nasıl oluşturacağız? Tiyatro sanatını ya da diğer sanatları buna nasıl aracı kılacağız diye çok düşündük. Buradan hareketle söyleşili tiyatro diye bir yola girdik ve buna uygun oyun olmadığı için de oyunlar yazdık önce. Az önce söylediğimiz Gerçek Kavga da buna aitti, Ticaret Oyunu da buna aitti, Başar Sabuncu’nun Zemberek oyunu da buna aitti. Amacımız, daha aktif bir insan oluşturmak. Değişim, dönüşüm, tabii güzelliğe, -gidiş adına, güzel insana- çağdaş insana gidiş adına. Değişim ve dönüşümü çok etkili kılan yöntemler neler olmalıdırdan yola çıkarak böyle bir söyleşili tiyatro tezini üretmeye başladık. Ve bu, sanıyorum Dünya’da ilk öncü hareketlerden birdir. Nitekim ben üç beş yıl önce İstanbul’da bir İsveç topluluğunu seyrettim. Bizim yaptığımıza benzer bir şey yapmaya çalışmışlardı. İsveç’te bir olay olmuş. Gene bir Türk’ü öldürmüşler mi, intihar mı etmiş, belli değil. Namus meselesi yüzünden olsa gerek! İsveç hop oturup, hop kalkmış. (…)  Parlamento karar almış ve belli bir ödenek ayırmış. Bu konuları işlemek, önlemler almak, çözümler üretmek adına çalışılsın diye! Oyunlara da bu ödenekten pay verilecek. O payı alan bir gurup da İstanbul’a gelmiş. Tiyatro Mekân Festival’inde böyle bir oyun oynuyorlardı. Seyirciye de soruyor, şimdi ne olabilir? diye.  Hatta bir seyirci çıktı; -doğaç- konuşabiliyor, konuşması oyunu etkileyebiliyor. Ama düşünün ki, İsveç’in parlamentosu karar alıyor, ödenek ayırıyor ve böyle bir aktivite çalışmasını asal görevi olarak yönlendirebiliyor. Oysa biz kendi kısır bütçemizle, daha doğrusu parasızlığımızla, sadece bilincimizle, gönlümüzce, sevdamızla yürürdük bu işlere ve böylece bulduk. Çok önemli üretimlerde bulunduk.

Yusuf Sağlam – Daha önceden yapanlar var mıydı? Yoksa…

Nurhan Karadağ –  Yok. Öncü bir hareketti Dünya’da. Hiç kimseyi model almadık.

Yusuf Sağlam– Türkiye’de?

Nurhan Karadağ – Türkiye’de hele hiç yok. Türkiye’de zaten…

Yusuf SağlamDeneme’de?

Nurhan Karadağ – Tabii… Göstermeci tiyatro, seyirlik oyun gibi benzer şeyler yok zaten. Yani, köylünün kendi oyunu dışında yok zaten. Kentte, çağdaş tiyatro anlamında böyle bir şey yok.

Yusuf Sağlam – Asiye (Asiye Nasıl Kurtulur) bu türe ilişkin değil mi?

Nurhan Karadağ – Asiye kapalı bir söyleşi… Yani, o gene teatral. Söyleşi sahnede. Seyirciyi karıştırmıyor gene. Kendi arasında söyleşiliyor Asiye’de.

Yusuf Sağlam – Sizin seyirlikle tanışmanız. O konuda bir şeyler söylemez misiniz?

Nurhan Karadağ – Yukarıda biçimsel bir şey söyledim örneklemek adına. Seyirlik biçeminin, daha doğrusu üslubun; inanılmaz derecede bugünkü çağdaş tiyatroda değerlendirilmesi gerekiyor. Bizlerin yaptığı denemelerde bu kanıtlandı. Çağdaş tiyatro biçemlerini etkileyen, seyirciyi etkileyen, hem biçimsel hem özsel, içeriksel güçler var.

1)Bir kere seyirlik oyunun çıkışını biliyorsun. Hep ritüel, hep tören. Yaşama kavgasının oluşturduğu törenler. İşte yağmur yağmadı tören yapıyor. Çok yağdı tören… Yani doğayla barışık olmak için törenler yapıyor. Güneşi çıkarmak için törenler yapıyor. Ya da hasata başlamak için tören yapıyor. Hasat aldı diye tören yapıyor. Seyirlik oyunlarının çıkışı bu.

Yusuf Sağlam – Koç katımı…

Nurhan Karadağ – Koç katımı için de tören yapıyor. Sonra, kuzunun ana karnında tüylendiği gün tören yapıyor. İlk süt sağımında tören yapıyor. Yani, bir ritüel, bir tören halinde daha iyi yaşamanın cevherini arıyorlar. Bu, binlerce yıllık bir serüven. Anadolu’da hala yaşayan bir serüven. Bir yandan bu giderken; bir yandan da,  bu biçimden yararlanıp değişik bir tiyatro biçemi oluşuyor. Seyirlik oyun dediğimiz, oyun çıkarma dediğimiz, göstermeci oyun dediğimiz… Osmanlı üslubundaki Ortaoyunu’na da benzeyen belki bir üslup yeşermiş. Şimdi, bu günkü tiyatroya da baktığımız zaman, bu günkü tiyatro hem yaygınlaşamıyor, daralıyor. Hem daralıyor diyoruz, hem seyirciyle artık çok aktif iletişime giremiyor diyebiliyoruz. Hem artık yaşamımıza organik olarak bağlı değil. Yani, zorunlu değil, insan yaşamı için diyebiliyoruz. Olmasa da olur diyebiliyoruz. Zaafları bunlar bugünkü tiyatronun. Ana zaafları… Oysa seyirlik oyunlarda gördüğümüz şeyler, hayır tiyatro ya da ritüel ya da daha iyi yaşamanın ana koşullarından biri, olmazsa olmazı, oyun çıkarma, taklit… Ama yarı ritüel, yarı inanarak. Yarı haz duyarak, tat alarak. Güzelleştirerek, sanatsal konumunu artırarak, sanatsal etkinliğini artırarak böyle bir yere ulaşmak… Eee!.. Bu seyirlikte vardı zaten. Bin yıldır da yaşamış zaten. Buraya da gelme tohumları atılmış. Biz bugün sanatçılar ya da bilim adamları olarak bu tohumları arayıp bulup, nasıl yeşereceğine, hangi koşullarda, hangi toprakta daha iyi ürün alabileceğimizi var sayarak modeller üretmek ve bunu yaymakla görevliyiz. Önce kendi ülkemize, sonra da dünya… Yani evrensel olmanın ana koşulu bu. Kendimizi var etmedikçe evrensel olamayız. Diğer dünya aileleri için de, toplumları için de var olamayız. Önce kendimizi var edeceğiz ki, dünya ailesi içinde de var olalım. Önce ulusal olabileceğiz ki, kimliğimizi koyabileceğiz ki, evsel olma hakkımız olsun. Buradan giderek, öz olarak evet inanarak, sadece bilinçle değil, yani sadece lafla onunla bununla mantıkla değil. Gönülle de, duyguyla da, insanı içine alan, neredeyse böyle ritüelistik, törensel bir yaşama doğru daha güzel anlamlı, insanca yaşama doğru gidişi bugün değerlendirebiliyoruz. Seyirlikten aldığımız böyle bir biçimle, değerlendirme kapımız aralık yani. Bir.

2) Öyle bir yerdeyiz ki, artık ışıktı, salondu, sahneydi, oydu, kostümdü… filan gibi şeyler değil amaç. Amaç, bir olayı paylaşabilmek. Seyredenle… Ya da seyreden bile olmayabilir. Paylaşanla… Tekrar yeniden yeniden paylaşmak. Tragedya biraz öyle değil miydi Antik Yunan’da? Yani ortak mitolojik bir olguyu, seyirci ve oyuncu bir ritüel, dinsel tören halinde yaşıyor olacak. Çıkışı bu değil mi tiyatronun zaten. Biz de biraz benzer çizgiler içinde olursak çok daha etkili, çağdaş sanat olmayı güdüyoruz. Çağdaş tiyatroya kavuşabiliriz diye var sayıyoruz. Yani, çıkıp, ben size, senin de paylaşacağın bir olayı hemen oynayıp anlatıyor olabilirim. Bulduğum, hemen yanımda her hangi bir aksesuarla… Ama gerçekten, duyarak, isteyerek, inanarak anlatırsam, sen de aynı şekilde etkileneceksin benim anlatımımdan. Tiyatro bu değil mi aslında?

Yusuf Sağlam – Bu anlatım tek başına biçimsel kalmaz mı? Öz olarak bu etkiyi de yakalayabilir mi?

Nurhan Karadağ – İşte, insan yaşamına ait olan, bizim yaşamımızı değiştirebilecek, -az önce koyduğumuz ana temeller üzerine- güzel insana ulaşabileceğimiz ya da düşünen tartışan, seçebilen insana ulaşabileceğimiz malzemeyi, materyalleri seçerek… Yoksa her hangi bir şeyi anlatıyor olsam, elli tane şey anlatırım. Amaçsız bir trafik kazasını anlatsam neye yarar? Ama az önce söylediğim çatışmayı da anlatıyor olursam, çok şeye yarar. Evet. Sende hem tat almış, haz almış, eğlenmiş olacaksın, hem de bilgilenmiş olacaksın. Tiyatronun temel ana iki işlevi bu değil miydi? Yani öğretmek, bilgi vermek ve eğlendirmek diye nitelemedik mi? Tarih boyu böyle okuduk zaten. Burada da benzerini yakalamak gerekiyor. Deneme (Ankara Deneme Sahnesi) yılarımda da, okul yıllarımda da yaptığım iş biraz buydu. Biraz değil hala bu. Ben niye tiyatro yapıyorum? Amacım ne? Bu amaçlarıma uygun tiyatroyu daha etkili, daha etkili, daha etkili nasıl yapabilirim? Bunun yöntemleri ne olabilir. Buna ait metin yoksa oturup ben yazıyordum. Ben yazar filan değilim, zinhar. Ama tuttu işte. Gerçek Kavga’yı yazdım. Ticaret Oyunu’nu yazdım. Televizyona birçok kısa oyun yazdım. Radyo oyunu yazdım. Anlatabiliyor muyum? Asla yazar değilim. Ben rejisörüm. Ama ortada derdimi anlatabileceğim, işleyebileceğim biçimde bir tekst yoksa oturup ben yazıyordum. Benim amacım o işe ulaşmak. Metin eksikse metin yazıyorum gibi düşünüyorum. İşte demek istediğim; seyirlikle tanışmam, seyirliğe bugünkü tiyatroya, bugünkü sanata, bugüne çekmenin içerik ve öz olarak nasıl yapılacağı konusunda hem araştırma, hem üretimde bulunduk. Bu da bize çok şey kattı gerçekten. Sadece bize değil, aynı zamanda da, bana sorarsanız ulusal Türk tiyatrosuna, hatta evrensel dünya tiyatrosuna çok şey kattı. Bunu örneklemek o kadar kolay ki! Diyelim ki, -zorundan başlayayım- Misafir’i biz üç dört tane uluslararası tiyatro festivaline götürdük. Oynadık ve inanılmaz biçimde, hiç Türkçe bilmeyen seyircinin bile tepkisini aldık. Alkışını aldık. Hatta tartışmalar açıldı hemen. Hatta festival sorumlusu bir Alman hanım vardı. Randevu aldı benden. Oturup konuştuk. “Hayır, biz böyle değiliz” diye! Çünkü Misafir’de bir de Almanya taşlaması var. Türkleri hep ikinci sınıf vatandaş gören… vb. Misafir’de; seyirlikte aldığımız hem öz, hem biçim olarak işlediğimiz çağdaş bir yapı var. (Bilgesu’nun (Bilgesu Erenus) burada payı çok. Benim de çok.) Etki gücü evrensel kalıplar içinde artabiliyor. Hemen bir olay yaratabiliyor. Hemen insanları etkileyebiliyor. Kastım o.

Yusuf Sağlam – Söylenen… Söylenmek istenen söz, biçimle ve sanat gücüyle güçlenince…

Nurhan Karadağ – İç içe olunca daha artıyor.

Yusuf Sağlam – Daha artıyor ve evrensele ulaşıyor.

Nurhan Karadağ – Evet yani… Evrensel bir ailenin, büyük dünya ailesinin vazgeçilmez bir bireyi olabiliyor. Asallarından biri olabiliyor. Eee!.. Bu bizde varken, bu kadar büyük bir hazine niye değerlendirmeyelim?

Yusuf Sağlam – Niye bu kadar insan, bu konuya hala sağır ve dilsiz?

Nurhan Karadağ –  Tanınmıyor. Tanınmayınca, bilmeyince işleyemiyorsun. Tanısaydı kendi kültürünü, araştırsaydı daha önce… –Cumhuriyet yıllarında başlanmışız araştırılmaya, ondan sonrada zaten araştırılmamış.- Cumhuriyet yıllarında araştırılmaya başlanmış, Halkevleri bu işte büyük adımlar atmış. Hatta Abidin Dino’lar…  filan köylere gitmiş, köy oyunları toplamışlar. Düşün? Sonra, Halkevlerinin kapanmasıyla birlikte büyük bir yıkım yaşanmış ve kopmuş. Aralık, boşluk olmuş. Bugün bile aydınlarımızın çoğu, hatta tiyatrocularımızın çoğu ya tanımaz ya da tanısa bile, “Aman bunlar ilkel alelade şeyler!” diye, yüz çevirirler. İnsan tanımadığı, bilmedi kültürün peşine gidemiyor.  Onu işleyemiyor. Onu araştıramıyor. Araştırmak istese bile, nasıl araştıracağını bilemiyor. Oysa bizim öğretim üyelerimizin birçoğu bütün kapılarını batıya açmış ve kendi kimliğini bulmadan, işlemeden, işleyemeden ya da kendi kimliğine evet demeden, hatta tam tersi, kendi kimliğini ret ederek Avrupa’ya öykünüp ona yaklaşmaya, ona benzemeye çalışıyor. Eee!..  Bu da bir yere götürmüyor tabii.

Yusuf Sağlam – Tıkanmamızın nedeni bu diyorsunuz?

Nurhan Karadağ – Evet. Beni götürmüyor yani! Ben ne kafatasçıyım, ne oyum ne buyum. Ben sadece kendimi, ülkemi seven, dilimi seven, sanatçı kimliğimle yaşayan bir insanım. Ve daha güzel yaşam seçenekleri arayan, üreten bir insanım. Bu, sadece ben tek başıma güzel yaşayayım anlamını asla taşımaz. Yani, insanca yaşayalım. Evrende insanca yaşayalım. Hepimiz o güzel insana, o hümanizmaya ulaşalım. Anadolu’nun bir dönem altın çağını yaşadığı dönemi, bugün de biz sanat ve düşünce aracılığıyla yeniden üretelim. Yeniden işleyelim diye yola çıkıyoruz.

Yusuf Sağlam – Sanatçı bundan ne kadar sorumlu? Yani, bunu sırtlayacak olan sanatçı mı?

Nurhan Karadağ – Bana göre buna mecburuz. Ben onun için de modern ve modern sonrasını eleştiriyorum. Olumsuz yanları daha çok eleştiriyorum. Özellikle az gelişmiş ülkelere daha fazla zararı dokunacak. Gelişimini engelleyecek bir şey. Daha biz kendi kültürümüzü nasıl selamete çıkaracağımızı bulamadan, bir post modern akımın kulu kölesi olup yürürsek; sonu bilinmeyen karanlıklara doğru yürüyor olabiliriz. Hatta sonu biliniyor. Hele bu acımasız kapitalist sistemde, bu acımasız globalleşmede, ticari ağırlıklı globalleşmede; hem sömürüleceğiz, hem de yok olacağız. Mantığı gayet basit. Eee!.. Niye hala böyle bir işte çalışıyor, onun üreticisi oluyor olayım ki! Ben önce daha pozitif, olumlu düşünen, tartışan güzel insana, hümanizmaya ulaşan yollar içinde olmalıyım. Üretimler içinde olmalıyım. Değil mi yani? Kendi üretimimi bu koşullara, bu çerçevelere sokuyorum.

Yusuf Sağlam – Hiç açılmamış, sanat olarak değerlendirilmemiş… Şöyle sorsam daha doğru olur. Köylünün yapmış olduğu, ham halleriyle ya da açılmamış nüveler bazı zaman post modern öğelerin ötesinde olmuyor mu?

Nurhan Karadağ – Tabii.

Yusuf Sağlam – Ulaşmaya, araştırmaya çalışsanız bile modern insanın düşünmediğini o ilkel yapılar içinde çok daha absürdünü rahatlıkla görmek mümkün olabiliyor.

Nurhan Karadağ – Tabii de… Ağırlık meselesi. Şimdi, diyelim ki, onüçüncü ondördüncü yüzyıllarda; binikiyüzlerde, bin üçyüzlerde Anadolu’da Yunus diye biri çıkmış. Ve o dönemin zor koşulları içinde; “Çıktım erik dalına/Anda yedim üzümü” diyor. Absürt değil mi?

Yusuf Sağlam – Evet.

Nurhan Karadağ –  Yani modern bir şey. Modernin de ötesinde bir şey. Ve biz bugün bile “Evet ya, ne kadar öncü, ilerici bir şey” diye, var sayabiliyoruz. Ya da bugün bile bizi düşünmeye tartışmaya zorlayan bir türük. Ne oluyor şimdi? Ne demek istiyor?

Yusuf Sağlam – Veyahut türküdeki gibi, “Manda yuva yapmış söğüt dalına”

Nurhan Karadağ…söğüt dalına” diyebiliyor. Bunlar yaşanabiliyor. Hep ölçüsü ama. Tümünü böyle yaşarsan sen, tüm yaşamını post moderne odaklarsan, amacın eksiliyor. Omurgan eksiliyor. Dünyaya bakışın sarsılıyor. Ve sen artık çok rahatlıkla kullanılabilir, sömürülebilir bir parça durumunda buluyorsun demektir bana sorarsan.

Yusuf Sağlam – Ama bütüncül olarak düşünürsek?

Nurhan Karadağ –  Tabii, tabii. Geniş açılı görürsen o uyumsuz da var. Yaşamdaki o uyumsuz da var. Ama o uyumsuzu da gene daha güzel yaşama götürmede, yani, pozitif bir dünyaya gitmede bir araç diye değerlendirme de var. Bu bir araç olur olsa olsa, amaç olamaz.

Yusuf Sağlam – Belki o andaki gülmenin veyahut o andaki eğlencenin bir…

Nurhan Karadağ – Gülme, eğlenceden öte bir şey bana sorarsan. Moğol girmiş Anadolu’ya. Taş üzerinde taş bırakmamış. Sokakta canlı kedi bile bırakmamış. Bu acımasız, vahşi… Yakıp, yıkıp geçiyor Moğol. Buyur bunda sanat üret. Bu, bunlara göre bir model sözgelimi. Bana göre, bu, “Çıktım erik dalına/anda yedim üzümü.” Bu, anlatımın başka sonucu. Somutu.

Yusuf Sağlam – Damıtılmış hali.

Nurhan Karadağ – Değil mi? Böyle bir şey bu. O girmeseydi, bu olmayacaktı. Böyle bir şey söylenmeyecekti.

Yusuf Sağlam – Ben türkü için de söylemiştim.

Nurhan Karadağ –  Aynı şey. “Manda yuva yapmış söğüt dalına…”

Yusuf Sağlam“Yavrusunu sinek kaptı gördün mü?”

Nurhan Karadağ – Evet. Hayır, bu biri, yorumlarından biri. Bu, böyle bir şey yaşandı, böyle yorumlanabilir. Onlarca yorum yapılacaktır. Tabii ki yapılacaktır. Yapılmaz mı? O dönemde yaşamak kolay mıydı o kadar? Hele monarşik sistemler içinde.

Kardeşlik Töreni-Samah oyunu 1980’li yıllardan beri sahneleniyor. Oyun Anadolu felsefesinden yola çıkarak insana bakıyor.

Elif Ekin SALTIK (Evrensel Gazetesi)
Ankara

Ankara Deneme Sahnesi’nin 1980’li yıllardan beri seyirci ile buluşturduğu bir oyun ‘Kardeşlik Töreni-Samah’. Akademik alanda köy seyirlik oyunları ile tanınan ve aynı zamanda yönetmen, oyuncu, dramaturg olan Prof. Dr. Nurhan Karadağ’ın çok önemsediği ve önemle üzerinde durmak gerektiğini söylediği oyun. Oyun Alevi inancı, kültürü gelenekleri açısından da çok şey öğretiyor insana. Bu oyun ve çalışmaları ile ilgili sohbet ettiğimiz Karadağ “Bu felsefeyi tanıyınca, Anadolu insanının felsefesinin bizi daha sıcak, daha güzel, daha insancıl yaşama götürecek bir felsefe olduğunu gördüm” diyor. Dünyanın ihtiyaç duyduğu insan sevgisine, hümanizmaya ulaşmanın daha önce yaşanmış verilerinin Kardeşlik Töreni-Samah oyununda somutlaştığını söyleyen Karadağ, bu geleneği yaşatma adına oyunu oynamayı her daim sürdüreceklerini de belirtiyor.

Siz oyunu uzun yıllardır oynuyorsunuz ama bu süreçte daha önemli bir yerde duruyor gibi oyun. Oyunu devam ettirmenizde siyasal gelişmelerin, Aleviler üzerindeki baskıların bir etkisi var mı? Oyunun çıkış serüveni nasıl oldu?
Özel siyasi, ekonomik, politik baskı nedeniyle; bu zamana özgü düşünmedik bu oyunu. Evet, Aleviler iktidarın çok yoğun baskılarını görüyoruz ve devam edecek gibi gözüküyor bu durum. Ama bu oyun 1982-83 yıllarında bir arkadaşımın lisans teziydi. Kendi yöresinin cem töreninin araştırdı. ‘Kardeşlik Töreni-Samah’ oyununu dedik buna. 84 gibi başladık çalışmaya. Ben de Alevi Bektaşi köylerini doktora yaparken gezdim. Seyirlik oyun araştırmaları yapıyordum. Gittiğim yerlerde tanıştığım dedeler, ozanlar ilk defa kapılar açtı bana. Sonra arkadaşımın lisans tezi de gelince Metin And’ın da önerisiyle bunu gösteri haline getirdik. Bu kültürü hiç tanımadan böyle bir işe kalkıştım ben. İlk defa bir cem töreninin lisans tezinden okuyarak gördüm. Bilim insanı olmam dolayısıyla da yoğun araştırmalar yaptım. Türkiye’nin birçok bölgesindeki Alevileri, cem törenlerini tanıdım. Alevi-Bektaşi felsefesini tanıdım okudukça.

GÜZEL İNSANA AİT OLAN BİR YAŞAM BİÇİMİ

Hem araştırmaların hem de bu oyun Alevi inancına dair neler sundu size?
13 yüzyıl Anadolu hümanizması ileri boyutta. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın sözleri var. Örneğin; “Her ne arar isen kendinde ara. Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil” diyor. Birey olarak insanı tutuyor. Düşünsel olarak da fiziksel olarak da insanı odak noktası alıyor. Anadolu deyince sadece Türkler yok tabii. Tek cümle ile odaklarsak güzel insana ulaşma amaçlanmış. Bugün de amacımız o. Hatta bizim değil dünyanın amacı. Kapitalist sistem insanları tekleştirip, bireyleştirip, yalnızlaştırarak sistemine götürüyor ancak. Oysa Alevi-Bektaşi felsefesi içinde hep insan sevgisi, dost, her kapı sevgiyle açılır düşüncesi ve birlik var. Aynı dönemlerdeki Mevlana sırtını Selçuklu sarayına yaslamışken Hacı Bektaş daha kırsal kesimin içinde üretenlerle birlikte kendisi de üreterek birlikteliği, paylaşımı, tüketimi birlikte götüren bir yaşama biçimi oluşturmuş. Ben bunları etap etap tanıdım. Ben Sünni bir ailenin çocuğuyum. Bizim evde radyo dinlemek bile ayıptı. Bu felsefeyi tanıyınca, Anadolu insanının felsefesinin bizi daha sıcak daha güzel daha insancıl bir yaşama götürecek bir felsefe olduğunu gördüm. Her şeyi ile güzel insana ait olan bir yaşama biçimi. Ve bu yaşama biçimi sadece Anadolu ile kalmayıp Bulgaristan, Deliorman, Trakya, Arnavutluk gibi yörelere de uzanmış. Biz bu felsefenin peşindeyiz 80’li yıllardan beri. Ve bunu sürdürmeye devam etmek zorundayız. Bunu bizden başka yapan da yok.

‘OYUNU HER YERDE OYNAMAYA DEVAM EDECEĞİZ’

Yurt dışı turnelerinde nasıl tepkiler aldınız?
Yurt dışına başka oyunlarla da turnelere gittik Ama Kardeşlik Töreni-Samah oyunu ile gittiğimizde ve ben tiyatro sahipleri ile konuştuğumda en etkili oyun Samah diye gösterdiler. Polonya’ya Seyirlik ve Samah oyunuyla gittik. Orada iki kentte oynadık. Biri başkentteydi. Oyun bitti selama durduk. Birkaç defa yaptık, odalara geçtik. Aykırı bir durumdu. Hiçbir seyirci dışarı çıkmamış ayakta alkışlıyor. Basında çıkan yazılardan çok güzel örnekler vardı. İşte tiyatronun kurtuluşu diye. Eugenio Barba (İtalyan Tiyatro Eleştirmeni) gelmişti Türkiye’ye. Küçük Tiyatro’da oynuyorduk. Barba bizi üç dört saat sorguladı. Bu nasıl bir çalışma, nasıl bir yöntemle elde ettiniz? İki tane, üç tane çevirmen vardı. Adam yine de tatmin olmadı. Ve hâlâ bu işin peşinde. Biz üstündeyiz bu hazinenin. 12-13. yüzyılda yeşeren bu kültür hâlâ etkiliyor bizi. Biz de güzel insana ulaşma, bu geleneği yaşatmak adına 83’ten beri oynuyoruz bu oyunu ve oynamaya devam edeceğiz.

‘KATI İSLAM, HER TÜR SANAT DALININ KARŞISINDA’

Tiyatro, sanatı baskılayan, sanat üzerinde sansür uygulayan bir iktidar var karşımızda. Siz böyle bir durumla karşılaştınız mı?
Bakanlık oyunlara doğrudan değil dolaylı olarak çalışıyor. Genel müdür kendi genel müdürü çünkü. Genel müdüre fısıldıyor. Aleni olarak yapamıyorlar. Oyunlar temsili olarak birkaç kez oynanıp kalkıyor. Seyircinin de etkisi oluyor oyunların kaldırılmasında. Çok iyi giden, tutan bir oyun bir anda kaldırılabiliyor. Şöyle bir örnek vereyim; Murathan Mungan’ın Taziye oyununu Trabzon’da koydum. Çok da iyi çıktı. Bir ay oynandı, kaldırıldı sonra. Merak ettim sebebinin ne olduğunu. El altında öğrendiğim şu: Ara oyunda bir sahne var. “Gökten hiç koç inmedi” gibi bir laf var. Halkın baskısıyla o laf üzerinden kaldırıldı. Tutucu bir yörede o laf birden bire dini bayramlara, kurban ritüeline hayır diyor. Yaygın dinsel bir mitolojimiz var sonuçta. Biz bunları her zaman yaşayacağız. Özellikle katı İslam sanatın her türünü bu anlamda karşı. Özellikle İslamiyetin yaygınlaşmasıyla görmekteyiz bunu. Heykele, müziğe, dansa, resme karşı. Bu yönetimde özellikle bunları dolaylı olarak kullanmak istiyor. Aslında çok da dikkatli yapıyor bu işi. Bakıyor ki tepki var; uzatıyor, değiştiriyor, bekletiyor.

Oyunu 8 Aralık’ta Küçük Tiyatro’da; 22 Aralık’ta Yenimahalle Belediyesi 50. Yıl Dört Mevsim Salonu’nda saat 20.00’de izleyebilirsiniz.

 

 

 Şenol Tiryaki 

Devlet Sanat İlişkisi

Devletin (erkin) sanat anlayışı ve özelinde sahne sanatları alanına yönelik yaklaşımı ve buna ilişkin uygulamaları üzerine yapılan tartışmalar sürmektedir. Bizce bu tartışmalar üç eksen üzerinde yürümektedir. Birincisi; devletin (erkin) sahne sanatları üzerine hazırladığı yasa taslaklarının amacı, hedefi ve piyasacı yaklaşımı üzerine. İkincisi; ödenekli tiyatroların (DT ve DOB) yeniden yapılanma önerileri üzerine. Ve üçüncüsü; sanatın metalaştırılmasına karşı, emekten yana alternatifleri gündeme taşıyan ve ülkemizin tüm sahne sanatları alanını (özel, amatör, ödenekli) kucaklayan önerileri üzerine. Bu çalışma ise, bahse konu ortama katkı amacıyla ele alınmıştır.

Bilindiği gibi, erk (devlet), sanatı (tiyatroyu/sahne sanatlarını) bazen engellemeye çalışmış, bazen de desteklemiştir. Önemli olan bunun nedenlerini, neyi, neden, ne zaman, nasıl yapıyor fark edebilmek, görebilmek ve ona göre kendi doğrularımız ve sanatsal anlayışımız yönünde hareket edebilmektir.

Tiyatro tarihine göz attığımızda:

İlk çağlarda; Sahne sanatlarının temelinde, dinsel törenlerle, ritüellerle ilişki olduğunu görürüz. Bu etkinlikler, ilk çağlarda insan ve toplum yaşamının çok önemli bir parçasını oluşturmuştur. Yani tiyatro yaşamın tam ortasında, ortaklaşmasında olmuştur. Bu nedenle etkinlikler, kabile önderleri ve yöneticilerin önemli görevleri arasında yer almıştır.

Antik çağda (İÖ 5. yy); Oyun yeri tapınak gibi kutsal bir yer olarak görülmektedir. Yazarlara ve oyunculara, din adamlarına eş bir saygı gösterilmektedir (dünyevi sezgi olsa gerek) Oyuncular, Dionysos Sanatçıları Derneği denilen bir örgüte bağlı olarak çalışmaktadırlar.

Daha sonraları, toplumsal gelişmeye paralel, etkinlikler dinsel kaynağından uzaklaştıkça, tiyatro toplumsallaşmanın farklı bir boyutta önemli bir aracı olmuş ve toplumla iç-içe olma özelliğini sürdürmüştür.

Ortaçağda; Kilisenin oyunlar üzerinde denetimi vardır. Bununla beraber, Fransa’da amatörlerin çeşitli adlar altında topluluklar kurup, din dışı oyunlar sergiledikleri görülür. Bu durum erki rahatsız etmiş ve tiyatro ortaçağda kilise tarafından yasaklanmıştır.

Ancak daha sonra kilise, önceleri pagan kültürün de bir ürünü saydığı ve yasakladığı tiyatro ile baş edemeyince onu, hıristiyanlık inancını yaymak ve pekiştirmek için önemli bir araç olarak değerlendirmiş ve yasakladığı tiyatroyu kilisenin içine almıştır.

Rönesansta; İngiltere’de amatörler, profesyonellerden daha etkin olmuşlardır. Amatörler karşısında geride kalan profesyoneller 1469’da Londra’da bir lonca oluşturmuş ve soyluların koruyuculuğuna sığınmışlardır. Saray da bunlarla ilgilenmiş ve desteklemiştir.

Paris’te 1548’de, dinsel oyunların içinde yer alan ‘din dışı unsurlar’ saray tarafından yasaklanmıştır. Saray tarafından bir tiyatro grubuna (Confrerie de la Passion), kentte ve çevresinde etkinlik yapması için tekel hakkı (haksızlığı) tanınmıştır. Diğer tiyatroların faaliyeti bu grubun iznine bağlanmıştır.

  1. Yüzyılda; 1632’de Paris’teki tekel kırılmıştır. 24 Ağustos 1682’de oyuncular için emeklilik hakkı verilmiştir.
  2. Yüzyılda; 1779’da tiyatroya yardım bir devlet işi olarak belirlenmiştir. Bir tiyatro yasası çıkarılmıştır. Saray tiyatrosu yerine, ulusal tiyatro ve devlet tiyatrosu kavramları getirilmiştir. 1773’te Fransa’da kıdemli oyuncular yasal devlet memuru statüsünde istihdam edilme hakkını kazanmışlardır. Diğer sözleşmeli oyuncular da emeklilik hakkını kazanmışlardır.

1789 Fransız İhtilali sırasında da tiyatro, devrim düşüncesini yaymak için kullanılmış, bu amaçla büyük kitlesel gösterilere ve sokak tiyatrolarına yer verilmiştir.

  1. Yüzyılda; yüzyılın sonuna doğru tiyatro çalışanları, sendikaların çatısı altında örgütlenmeye başlamışlardır. İndirimli bilet abonman sistemi ve etkin seyirci örgütleri ile iş yapan halk sahneleri ortaya çıkmıştır. 1890’da Freie Volksbühne (özgür halk tiyatrosu) kurulmuştur. Bu tiyatrolar, sosyalist düşünceye uygun, emekçi kitlelere yönelik oyun repertuarı ile kitlelerin ilgisini toplamıştır.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra da, yine devrim düşüncesini yaymak ve ilkelerini pekiştirmek amacıyla büyük kitlesel gösteriler gerçekleştirilmiştir.

Yani, sahne sanatları başlangıcından buyana zaman zaman devletin egemen düşüncesinin yayılması açısından da etkin bir araç olarak değerlendirilmiştir.

Bizde de Halkevleri’nin etkinlikleri, “inkilap fikirlerinin ve duygularının halka ifadesi hususunda en kuvvetli vasıta…” olarak değerlendirilmiş ve desteklenmiştir.

Tiyatro (sahne sanatları), antik çağdan buyana bir eğitim aracı olarak da görülmüş, devlet bu nedenle de sahne sanatları ile ilgilenmiştir.

Ve erk (devlet), sansür ve yasaklama kapsamı içinde de sanatla (sahne sanatları ile) ilgilenir, ilgilenmiştir, ilgilenecektir.

Bizce ilgilenme; ülkesinin yaratıcı potansiyelini, yaratıcı insan kaynağını harekete geçirebilmek için, bu hedef doğrultusunda katkı verebilmek için olmalıdır. Sanat sanat içindir, sanat toplum içindir tartışmasının özü de buradan kaynaklanır. Biz de, sanatın işlevi bu noktada başlar (toplumun yaratıcılığını gıdıklaması ile başlar) diye düşünüyoruz.

  1. Yüzyılda; tiyatrolar kısaca değinmeye çalıştığımız bu tartışmalar doğrultusunda yaşam alanında yer almıştır. Erkler, genelde tiyatroyu ‘yasaklar sınırlılığı içinde kontrol etmeye’ çalışmışlardır. Sanatın toplumsal gelişimdeki olumlu işlevinin farkına varan kimi ülkeler ise, tiyatroyu desteklemiş, gerekli alt yapının ve buna uygun örgütlenmenin oluşmasını sağlamışlardır.

Bu ülkeler, bilimsel çalışmalara da önem vermişlerdir. Tiyatro için, sanat için yaptıkları desteğin benzerini bilimsel alan için de göstermişlerdir. Merak edip araştırdığınızda, bu ülkelerde veya bölgelerde, bilim-sanat sarmalına bağlı olarak, ekonomik büyümenin ve toplumsal gelişmenin sanat alanına ve bilim alanına yapılan destekle beraber yürütüldüğü de görülmektedir. (Almanya, Fransa, İngiltere, vb örneklerde olduğu gibi).

Bu yapılanmalardan bir-iki örneğe bakmakta yarar var.

Comedie Française (Fransa); Tiyatro; 3’ü hükümet, 3’ü de oyuncular tarafından seçilen bir kurulca yönetilmiştir. 1959’un Kasım ayında alınan bir kararla, yöneticinin yetkileri genişletilmiştir. Oyuncuların sahne dışına çıkan yetki ve sorumlulukları sınırlandırılmıştır. Bütçesi sanatsal düzeyden başka, hiçbir endişeye yer bırakmayacak derecede geniş tutulmuştur. Hükümet yönetsel bir baskı uygulamamış ve gişe geliri ile ilgilenmemiştir. Kıdemli oyuncular ile 20 yıllık bağlılık sözleşmesi yapılmış ve bu süre sonunda emekliliğe hak kazanmışlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda, endüstrinin tüm ülkeye yayılması ile, tiyatronun tüm ülkeye yayılması doğrultusunda hazırlanan planlarda bir koşutluk düşünülmüş ve uygulanmıştır. Buna benzer yaklaşımları diğer gelişen ülkelerde de görürüz.

National Theatre (İngiltere); Yönetim, ağırlıkla tiyatrocular tarafından oluşturulan özerk bir yapı tarafında yürütülmüştür. Ulusal tiyatro; yetenekli insanların yazar, oyuncu, tasarımcı ve yönetmen olarak yetiştirilip diploma alacakları bir okul işlevini de yüklenmiştir.

La Scala (İtalya); 1778’de açılmıştır. Belediyeye bağlı özerk bir kurumdur. Belediye Başkanı aynı zamanda yönetim kurulu başkanıdır. Genel yönetmen yönetim kurulunca atanır. Yönetim kurulu 18 kişiden oluşur. Kurula tiyatro ile ilgili tüm örgütler üye verir. (Belediye Başkanı, halk temsilcileri 6 üye, müzisyenler sendikası 2 üye, İtalyan gösteriler birliği 2 üye, ticaret odası 2 üye, La Scala dostları derneği 3 üye, La Scala müzesi 2 üye, Milano iktisat bankası ve Lombardiya maliye müfettişleri adına 1 üye). Yürütme kurulu; belediye başkanı, genel yönetmen ve genel sekreterden oluşmuştur.

Piccolo Teatro (İtalya); Bütünüyle ödenekle desteklenmiştir (Hükümet, Milano Belediyesi ve Lombardiya Bölgesi tarafından).Salon 640 kişiliktir. Çalışan sayısı 180’dir. Oyuncuların % 80’i, 9 aylık sözleşmelerle tiyatroya bağlıdır. Dekor ve giysi atölyeleri diğer tiyatrolara da açıktır.

– İtalya’da 1947’de konulan bir yasa ile, her tür anlatımda özgür yaratı ilkesine dönülmüştür.

– 20.10.1948’de ulusal hükümet, yerleşik tiyatro topluluklarına yardım yapmayı kabul etmiştir. Tiyatroların yerel yönetimlerle işbirliği içinde olmaları istenmiştir. Yönetici kadronun yerel yönetim tarafından atanması öngörülmüştür. Tiyatro toplulukları yardım için; etkinlik tanımlarını, ve buna ilişkin bütçeyi sunmak durumundadırlar. Yardım başvurusunda bulunan topluluğun; yeterli bir biçimde donatılmış sahnesi, işletmede sürekliliği, etkinliğin kendi yöresinde yoğunlaşması, kadrosunun eksiksizliği ve sürekliliği, repertuarın gerçek sanatsal ölçütlerde olması, sunumun sağlıklılığı, ulusal tiyatro örneklerine % 51 oranında yer vermesi koşullar arasında bulunmaktadır.

– Devlet ödenek dışında da tiyatroları ödüllendirerek desteklemiştir. Parasal destek, ülkede yer alan spor etkinliklerinden, gösterilerden ve talih oyunlarından alınan vergilerin toplamından sağlanmıştır. (Toplam vergi kesintilerinin % 6’sına tekabül etmektedir.)

Avusturya; Avusturya’nın sanat programı iktidar ve muhalefet partileri tarafından ortak yürütülmektedir. Bakan sosyalist partiden ise, yardımcıları halk partisinden olmaktadır. Tiyatrolara ödenek vermekle ilgili kurum bakanlıktır. Fakat bütün kültür kuruluşları üzerinde Sanat Konseyi vardır. Bakan, sanatla ilgili her konuda bu konseye danışmaktadır. Kararlar bu danışma sürecinden sonra kesinlik kazanmaktadır. Bütçede sanata ayrılan ödenek, Avusturya’nın önem verdiği dışişleri bütçesini aşmaktadır.

ABD; Demokrasinin; sanatsal ve entellektüel yaşamın niteliği ile ölçülebileceğini dile getiren Rockefeller Vakfı raporunda; ülkenin kültür yaşamının sağlıklı bir şekilde sürdürülmesinde, amatörlerin yaşamsal bir işlev üstlendikleri vurgulanır.

Almanya (Ademi merkeziyetçi sistem); Her devletin sanat yaşamının kendine özgü görüntüsü; tarihsel, doğal ve ekonomik koşulları tarafından belirlenmiştir. Almanya karar alma ve işe girişme konusunda eyaletleri, belediyeleri özgür bırakmıştır. Federal cumhuriyet sadece, federal kaynakların amaçlar doğrultusunda kullanımını ve dağılımını denetlemektedir. Kültüre ilişkin sorunların çözümü için bir özel Bakanlık bulunmaktadır. Belediyeler, kültür ve sanatın desteklenmesi için yeni vergiler oluşturabilmektedirler. Almanya’da yaşamın sürdürülmesi için gerekli temel maddelerin karaborsaya düştüğü, barınak ve yiyecek kıtlığı çekildiği günlerde bile, tiyatro ve diğer sanat dalları için oluşturulan fonlar, vazgeçilemez bir zorunluluk olarak kabul edilmiştir.

Sizlere kısaca aktarmaya çalıştığımız özet bilgiler (*), elbetteki belli dönemlere ilişkin bilgilerdir. Süreç içinde ülkelerin gelişen şartlara göre yeni düzenlemeler yaptıkları, yapacakları açıktır. İzleyebildiğimiz ve görebildiğimiz kadarı ile, bu ülkeler, aynı içerik ve anlayışla sanat alanlarına gelişen yeni düzenlemelerle katkı vermeye devam etmektedirler.

Cumhuriyet dönemi devlet-tiyatro ilişkisi

Bizde de devletin sanatla (sahne sanatları ile) ilgisi Cumhuriyet dönemi ile de sürdürülmüş ve halen devam etmektedir.

Bilindiği gibi, Musiki Muallim Mektebi, Konservatuarlar, tiyatro, opera ve bale etkinliklerine destek. Beste siparişleri, yurt dışına eğitim için gönderilen yetenekler. Nihayet sahne sanatlarının (tiyatro, opera, bale) kurumsal bir yapıya kavuşturulma kararı ve Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu. Yıl 1949.

Sahne sanatlarının (tiyatro, opera ve balenin) tanıtılması ve sevdirilmesi hedefine yönelik olarak kurulan Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü, günün şartlarına ve o günün hedeflerine (tanıtma-sevdirme) uygun olarak yapılandırılmıştır. Bu yapılandırmada, Muhsin Ertuğrul’un yaygınlaştırma hedefi (bölge tiyatroları hedefi) henüz gündemde yoktur. Elbette 3-4 sene sonra bu ‘hedef’ de gündeme gelecek ve bilemediniz 7-8 sene sonra da gerek bu hedefe ve gerekse konacak yeni hedeflere uygun yapılanmalarla ve bu yapılanmaya uygun olarak istihdam edilecek uzman kadrolarla –tüm ülkenin sahne sanatları alanında uğraş veren ödenekli, özel ve amatör topluluklarını da kucaklayan, bütçesinden bu amaçla pay ayırabilen bir hedef doğrultusunda– yol alınacaktır. Böyle olmalı, böyle düşünülmüştür dersiniz. Ancak yapılanma bu doğrultuda gelişmez. 1970’de opera ve bale, tiyatrodan ayrılarak, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü kurulur. Sahne sanatları alanında iki genel müdürlük vardır artık. Ama sorumluluklar ve yapılanma 1949’daki hedefler sınırlılığında kalır. Bugün de aynı yapılanma ve aynı sorumluluk (temsil çıkarma sorumluluğu) sınırları içinde çalışmalar devam etmektedir.

Devletin sahne sanatları üzerine yapılandırma çalışmaları, geçmişte, yakın geçmişimizde (1990’lı yılların başında) ve bugün de ele alınan bir konudur. Bilindiği gibi 1990’lı yılların başında sahne sanatları ile ilgili devlet kurumlarının (Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüklerinin) günü daha işlevsel, daha yaşanılır kucaklayabilmesi düşüncesi ile yürütülen çalışmalar, Kültür Bakanlığı’nın da desteği ile olumlu bir ivme kazanmıştı.

2012’de Bursa’da gerçekleştirilen çalıştayda da dile getirdiğimiz gibi bu çalışmalarda; kısır çekişmeler, nispi iyileştirmeler yanında, köklü açılımlara yol verecek öneriler de geliştirildi. Süreç içinde, kimi arkadaşların esas mücadelesinin ‘var olanı muhafaza etmekle’ sınırlı olduğunu, kimilerinin ‘topu taca atmaya’ çalıştığını üzülerek gördük.

Oysa maç devam ediyordu. Bunu bilen bir avuç insan ise, daha doğru olanı, daha işlevsel olanı gündeme taşımaya, var olanın aksaklıklarını ve olması gerekenleri -sınırlılık içinde de olsa- dile getirmeye çaba gösterdi. Bu düşünceden hareket edenler, önerilerini geliştirerek yola devam ettiler, ediyorlar.

Devletin tiyatrosu olur mu?

Devletin tiyatrosu ‘olur’ veya ‘olmaz’ diye yanıt vermek meseleyi çözer mi? Bursa’da gerçekleştirilen ‘tiyatro platformu’, bu soruyu da yanıtlamışt;. Çözmez elbet (Eylül/2012).

Mesele, “nasıl bir ‘tiyatro’ olsun istiyoruz?”un yanıtında saklıdır. Elbette bu soruyu yanıtlarken; ‘sanat’ tan ne anlıyoruz? Sanatın işlevi nedir? Sorularını da cevapsız bırakamayız. Sonra, ‘devlet nedir?’i de yanıtlamamız gerekir. Devletin ‘çarkı’ nasıl çevirdiğini ve bu çarkı çeviren olguları da irdelemeliyiz. Bu irdeleme bizi çarkı çeviren ‘güç’ ün deşifresine götürür.

Devlet sahne sanatlarından da sorumludur

Devlet, ülkedeki tüm faaliyetlerden, icradan sorumludur. Yürütme erki bakanlıklardır. Her hizmet bir bakanlıkla ilişkilidir. Sahne sanatları ile ilgili bakanlık ise, bizde Kültür (Turizm) Bakanlığı’dır. Ülkemizdeki ödenekli, özel, amatör toplulukların sanatsal yaratıcılığından, sanatsal üretiminden sorumludur. Bu sorumluluğu, bakanlıktaki bir müsteşar, veya müsteşar yardımcısı, veya bir-kaç uzman ile karşılayamaz. Bu hizmetin koordinasyonu için kurumsal bir yapıya gerek vardır. Bu kurumsal yapı Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi genel müdürlükleridir (sahne sanatları genel müdürlüğü). Ancak bu kurumlar bugünkü yapısı ile bu işin üstesinden yeterince gelemezler. Kadrosunun, bütçesinin desteklendiği ve hizmetini daha sağlıklı yürütebileceği bir konuma taşınmalıdır. Ve ülkemizin sahne sanatları alanındaki tüm yapıların koordinasyonun sağlayabilecek, onları bütçesi ile de kucaklayabilecek, gerçekten özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Önerdiğimiz kucaklama dar bir statüko anlayışında yürütülebilecek bir iş değildir. Alandaki tüm insan kaynağını harekete geçirebilmek, o alanın içinde solumakla olabilir. Bu nedenle oluşturulacak yapı, temsil çıkarma sürecinin ve sorumluluğunun da içinde olmalıdır. Temsil sürecini yaşamayanların kararları risk taşır.

Bu özerk yapı, ülke düzeyinde de yerel düzeyde de, bu alanın örgütlü yapılanmalarının, topluluklarının, sorumluluk paylaşan temsilcilerinden oluşan, genel planlardan ve projelerden sorumlu, bu anlamda yönetim ve bütçe konusunda yetkili ve bu konularda topluma hesap verebilir özerk konseyler (organlar) eliyle yürütülmeye çalışılmalıdır. Bu yaklaşım esas alınarak oluşturulan konseye (organlara) elbette devlet organlarının konu ile ilgili temsilcileri de katılmalıdır (en çok 1/3’ü kadar).

Benzer yaklaşım, yani kentinin, beldesinin kültürel dokusundan, sanatsal gelişiminden de sorumlu olan, olmaları gereken yerel yönetimler için de gerekendir. Yerel yönetimler de benzer özerk yapı içinde olmalıdır.

Sanat – bütçe / devlet

Evet. Elbette bu anlayışın bir bütçe gerektirdiği açık. Bugün Kültür (turizm) Bakanlığı’nın, DT’nin ve DOB’nin 60 sahnesi için ayırdığı ‘para’ yeterli değildir. Ancak ‘tiyatrolara destek’ kapsamında ülkemizin özel ve amatör topluluklarının oluşturduğu yine 60 sahne için ayırdığı pay ise, ödenekli tiyatro için ayırdığı bu payın % 1’i kadar bile değildir. Oysa yıllardır tiyatro alanına emek veren, adlarını gönüllerimize işlediğimiz bu tiyatrolara uygulanan, genelde tüm sanat alanlarına uygulanan ‘orantısızlık’ sadece bütçe ile de sınırlı değil. Bu tablo karşısında ‘sahne sanatları’ destekleniyor denilebilir mi? Bilim ve sanat alanına yatırım yapmadan, ‘gelişmişlikten’, ‘kalkınmadan’ sözedilebilinir mi?

Bilindiği gibi devlet, her faaliyet alanı için genel bütçesinden bir ‘pay’ ayırır. Devlet Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi’nin de içinde olduğu Kültür (turizm) Bakanlığı’na ayırdığı pay ise, yıllardır % 03 (binde 3) civarında seyretmektedir. Yani başka bir deyişle Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin sadece % 1’e çıkarılması ile, DT’nin ve DOB’nin de içinde olduğu 3 (üç) Kültür Bakanlığının dahi kurulabileceği açıktır.

TÜSAK – Sahne sanatları / Piyasa!

Piyasaya sunulan taslak yasa tasarısının (TUSAK) ise, var olan kurumları (DT ve DOB) biraz daha piyasanın kucağına salarak, taşeronlaşmaya ve sanatsal üretim sürecinin sermayenin kontrolünde yürümesine yol vermek için hazırlandığı açıktır. Bu yaklaşım ile, sanatçının ‘yaratıcılığından’, ‘yaratısından’ çok, onun ‘becerisini’ pazarlamasına yol verilmesi istenmiştir. Oysa sanatçı, çevresine, toplumuna, insanlığa söyleyecek sözü olandır. Sanatsal üretim süreci bu sancısını doğurmak için göstereceği, gösterdiği ‘çaba’ ile başlar. Bu ‘çaba’ dır ‘yaratıcılığı’ doğuran, bilime yol veren, insanlığı geliştiren.

Evet. Biz önerilerimizi ‘sahne sanatları’ çerçevesinde dile getirirken, sadece ‘tiyatro’ diyerek, tiyatroyu da, sanatı da ‘kurtaramayacağımız’ı biliyoruz. Ancak ‘sanata evet’ diyoruz, demeye devam edeceğiz. Görebildiğimiz kadarı ile, mesele emekten yana politikaların başarısına bağlı olarak yürümekte ve gelişmektedir. Sanatın işlevine ‘evet’ diyorsak, küresel sermayenin yönlendirdiği ve biçimlendirdiği piyasanın (paranın) kısırlaştırıcı kucağına terk edilmek istenilen sanatsal yaratı ve sanatsal üretim sürecinin özgürlüğünü korumalıyız. Bu özgürlüğü, paranın metalaştırıcı kucağına bırakamayız.

Sanatın, özelde tiyatronun işlevine uygun olarak, evrensel değerlerin ve emekten yana dayanışmanın bilinciyle hareket eden, bu doğrultuda gerekli araştırma ve öncü çalışmalar üretmeye çaba gösteren, sanatın metalaşmasına karşı direnen, ülkemiz tiyatrosunun geleceğe yönelik yaratıcı atılımlarını harekete geçiren ve sahne sanatları alanındaki toplulukların daha örgütlü bir yapıya kavuşturulmasına emek veren sanatçı ve tiyatro toplulukları desteklenmelidir diye düşünüyoruz..

Sanat alanında, özelde tiyatro alanında var edilebilecek olumlu öneriler (projeler) sanatın işlevinin farkına varanlarla yaşam bulabilir. Bugün, sahne sanatları üzerine yürütülen tartışmaların kaynağını deşifre edebildiğimiz ölçüde daha sağlıklı yol alacağımız açıktır. Ancak bu farkına varışın; ödenekli, özel ve amatör yapılanmalar içindeki mevcut insan kaynağının ve örgütlerinin de katkısı ile yol alacağı, alabileceği de açıktır. (Şub. 2014/DTG söyleşi notu) Ş.T.

Yararlanılan kaynaklar *:

  • Konur, Devlet-Tiyatro İlişkisi, Dost Kitapevi, 2001, Ankara
  • Karadağ, Halkevleri Tiyatrosu, 1984, Ankara
  • Ş.Tiryaki, Sahne sanatları yeniden yapılanma çalışma notu, 1999, Ankara
  • Ş.Tiryaki, Opera ve Bale Çalışma Notları / 3, 2007, Ankara
  • Ş.Tiryaki, ATÜK İç Bülten, sayı:4, 2001, Ankara
  • Ş.Tiryaki, DOB’sinde yeniden bir yapılanma mümkün mü?, Sahne Dergisi, May-Haz 2010, Ankara

(Konu daha önce Ankara’da (Özgür Üniversite-Özgür Tiyatro/2010), Bursa’da (Tiyatro Platformu/2012) ve benzer söyleşilerde dile getirilmiş ve tartışılmıştır).(HACIBEKTAŞ Eğitim ve Kültür Derneği (HEKDER) Dergisi/Mart-Nisan 2014 sayısında tartışmaya yer vermiştir). Tartışma geliştirilerek sürdürülmek istenmektedir.

(Şubat. 2014)

 

 

Şenol Tiryaki

Değişim, gelişim süreci ve kurallar

“İnsanlar, varsayalım iki insan, yaşamı birlikte sürdürmek, sürdürebilmek amacıyla biraraya geldiklerinde, var olan ve var olacak olan bir ‘mutabakat’ süreci de başlar. Yaşamın sürdürülmesi sürecinde iki insan arasında yazılı veya yazısız bir ‘mutabakat’ oluşur.

İnsanlar arasında oluşan bu mutabakat kurallarının; birini, birilerini veya o yaşamı paylaşanların tümünü ‘mağdur’ duruma düşüreceği veya düşürdüğü gözlenebilir. Süreç içinde, bu kurallar bütünlüğünün sonuçları itibariyle; insanların kendi aralarında belirledikleri ve var olacağını düşündükleri amaca, hedefe uygunluğu tartışılır hale gelebilir. Süreç, insanları ve kuralları etkiler.

Elbette var olan kurallar ‘değişmez’, ‘mutlak’ ve ‘son’ değildir. İnsanlar var olanın yetersizliğinden rahatsızlık duyduklarında, değişim isterler. İşte bu aşamada, kuralların değişimi, gelişim için istenmeli, ortak payda yakalanmalı ve paylaşım gözetilmelidir. Eski kural ve yeni öneri diyalektik olarak değerlendirilmelidir. Ancak, açıktır ki gerek doğanın kuralları ve gerekse insan olanın koyduğu kurallar anlaşılır olduğunda ve kavranabildiği ölçüde değerlendirilebilir”. (1)

Yukarıda değindiğimiz yaklaşımın doğal bir sonucu olarak; Devlet Opera ve Balesi’nin yeniden yapılanması ve yasası üzerine –ve uzunca sayılacak bir süredir- yoğun bir ‘tartışma’ yapılmaktadır.

Devlet Opera ve Balesi / yeniden yapılanma

Bilindiği gibi, sahne sanatları (tiyatro, opera, bale); 5441 Sayılı Kanun çerçevesinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü adı altında faaliyetini sürdürmeye başlamıştır. Yıl 1949’dur. Süreç içinde, 5441 Sayıla Yasa’da değişiklik yapılması istemi gündeme getirilmiştir. Bu yaklaşımla, 1958 yılında ‘tiyatro’ ve ‘opera-bale’ bölümlerinin ayrı ayrı yasalar çerçevesinde çalışması düşünülmüştür. Bu düşünceden hareketle, hemen uygulamaya geçilmiş ve Bakanlık onayı ile, sahne sanatları, ‘tiyatro’ ve ‘opera-bale’ bölümleri olarak şeklen birbirinden ayrılmıştır. Bu duruma uygun hazırlanan kanun tasarısı, 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından yasal süreç tamamlanmadan durdurulmuş ve tiyatro, opera, bale yeniden 5441 Sayılı Yasa kapsamında tek Genel Müdürlük çatısı altında sürdürülmeye devam etmiştir.

Opera ve balenin, tiyatrodan ayrılması 1963 yılında yeniden ve bu defa hükümet tarafından gündeme getirilmiştir. 1966 yılından başlayarak ‘şekli ayrılık’ uygulamaya konulmuş ve 1968 yılında da opera-bale, müsteşarlığa bağlı olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Nihayet 14 Temmuz 1970 gün ve 1309 sayılı kanunla ‘Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ kurulmuştur.

Bizce 5441 Sayılı Yasa, zamana göre sağlıklı bir çalışma olarak görülmektedir. Daha önce de sık sık dile getirmeye çalıştığımız gibi; “Sahne sanatlarının ‘tanıtılması’ ve ‘sevdirilmesi’ hedefine yönelik olarak kurulan Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü, günün (1949) şartlarına ve hedeflerine (yani tanıtma ve sevdirme hedeflerine) uygun olarak yapılandırılmıştır. Muhsin Ertuğrul’un bu alanı ‘yaygınlaştırma’ (Bölge Tiyatroları) hedefi bile daha gündemde yoktur. Elbette 3-4 sene sonra bu aşama da gerçekleştirilecek ve bilemediniz 7-8 sene sonra da, tüm ülkenin sahne sanatları alanında uğraş veren özel ve amatör tiyatrolarını da kucaklayan, bütçesinden bu amaçla pay ayırabilen, daha boyutlu hedefler doğrultusunda ve bu hedeflere uygun yeni yapılanmalarla yol alınacaktır. Ancak yapılanma bu doğrultuda gelişmez. Yukarıda da değindiğimiz gibi 1970’de opera ve bale, tiyatrodan ayrılarak ‘Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ kurulur. Sahne Sanatları alnında iki genel müdürlük vardır. Ancak yapılanma ve sorumluluklar 1949’daki hedefler sınırlılığında kalır. Ve çalışmalar ‘temsil çıkarma’ hizmeti içinde devam eder.” (2)

Ve elbette başta kurum çalışanları, yöneticileri ve sanat çevresi bu sınırlılığı zorlar. Yeni bir yapılanma istemi devamlı gündemde olur.

“1970’de yürürlüğe giren yasanın (1309 Sayılı DOB Kuruluş Yasası/1310 Sayılı DT Yasası), bugünün gereksinimlerine ‘sağlıklı’ yanıt vermesi beklenilemez. Söz konusu yasanın yürürlüğe girmesi ile beraber, akan sürece paralel, yeni açılımlar ve yeni istemlerin olması ve mevcut yasanın bu istemler doğrultusunda zorlanması doğaldır. Ancak bu istem ve önerilerin yoğunlaşması ve ‘değişim’ isteminin ‘herkes’ tarafından dile getirilmesinden ve bu konuda yine ‘herkes’ tarafından ‘çok keskin’, ‘çok bağlayıcı’, ‘çok edalı’ konuşmalar yapıldıktan sonra, gerekli değişimin ve yapılanmanın gerçekleşememesinin, geçekleştirilememesinin nedenini anlamak ‘çok zor’ olmaktadır”. (1)

Evet. 1999 yılında, yapılanma çalışmalarına bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla hazırlanan ‘Sahne Sanatları Yeniden Yapılanma Çalışma Notu’nda (1); yeniden yapılanma sürecinde topu taca atmanın nedenini anlamak ‘zor’ olmaktadır demiştik. Aslında anlamak kolay. Ancak bunun nedenini fark edebilme ortamını yaratamadık. Arkadaşlarımın gücü, daha sağlıklı yol alınabilmesi için yeterli olamadı.

Peki. ‘Yeniden yapılanma ve ne olmalı? nasıl olmalı?’ için aranan yanıtlar istirahata mı çekildi? Elbette hayır.

Sahne sanatlarında yeniden yapılanma arayışları

Sahne sanatları ile ilgili platformlarda, basın-yayın kanallarında ‘mesele’ dile getirilmeye ‘çözüm’ arayışları sürdürülmeye devam etti. Son yıllarda 2012’de Dikili’de düzenlenen Türkiye Tiyatro Buluşması’nda oluşturulan, İstanbul ve Bursa’da sürdürülen  ‘Tiyatro Platformu’ nda gördüğümüz gibi.

Bu olumlu girişimlere karşın, kimi arkadaşlar, erk tarafından oluşturulan ‘öcü’ politkalarının etkisiyle ehven’e sığınmayı ve ‘kırk katır mı istersin, kırk satır mı?’ açmazının içinde, var olanı koruma telaşı içinde kaldılar. Bu sıkıştırma önümüze konulan ‘taslak’ dayatmasına kadar vardı.

Devletin sanatla, sanatın devletle ilişkisi öteden beri (devlet/erk oluşumundan beri) irdelenmiş, değerlendirilmiş ve değerlendirilegelen bir meseledir. Ve bu mesele süregidecektir.

Sanatın toplumsal etkisinin kavrandığı günden buyana devletlerin; kurumsal yapıları ile, hem finanse eden, hem belirleyen, hem eleştiren, hem de denetleyen bir kimlikle, sanat alanını ve etkilediği sosyal yapıyı kontrol altında tutmak istediklerini görürüz. Bu durum demokrasiyi, gelişmeyi değil, muhafazayı işaret eder.

Devlet (erk), sanatı (sahne sanatlarını/tiyatroyu, operayı, baleyi) bazen engellemeye çalışmış, bazen de desteklemiştir. Önemli olan bunun nedenlerini, ‘neyi, neden, ne zaman, nasıl yapıyor’u fark edebilmek ve ona göre kendi doğrularımız ve sanatsal anlayışımız yönünde hareket edebilmektir. Bu arada elbette farklı ülkelerin bu alandaki yapılanmalarını da inceleyeceğiz. Ancak asıl olan, ‘biz ne yapmak istiyoruz?’ sorusuna yanıt bulabilmektir. Diğer ülkelerin sanatsal eylemlerinin gelişim süreçlerini göz ardı eden, yani neyi neden yaptıklarını ve eylemlerinin yaratım akışını irdelemeden, sadece görünen (varılan) sonuçlarını ‘taklit’ etmekle başarılı olabilir miyiz?

Yani sadece ‘tiyatro’ diyerek, sadece ‘opera’, sadece ‘bale’ diyerek sahne sanatlarını da sanatı da ‘kurtaramayacağımız’ açık. Görebildiğimiz kadarı ile, mesele emekten yana politikaların başarısına bağlı olarak yürümekte ve gelişmektedir.

Yaşam, insanlığın var ettiği değerler ve ilişkiler üzerinden devam etmektedir. Ancak, insanlar yaşam kalitelerini yükseltmek, geleceklerine güvenle bakmak, daha mutlu bir yaşam sürdürmek isterler. Önlerindeki ilk aşama ailelerinin mutluluğu için mücadeleye girmektir. Bu mücadele onları, ister istemez bazı ‘engellerle’ karşılaştırır. Bu kavşakları aşmak için gösterdikleri çaba sonunda bazı küçük ‘sorular’ akla gelir ve sorarlar. İşte kişinin ütopyalarını var etmek için dile getirdiği bu ‘sorular’ ve ‘yanıtlar’; erkin (devletin) durumunu da deşifre eder, ortaya çıkarır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, devlet (erk) genelde muhafazakârdır. Kolaya kaçar. İnsanın, insanlığın gelişiminden yana istemlere yanıt vermekten çok, var olan kuralları işletmeye, onlara sığınmaya çalışır. Hele de küresel sermaye ile işbirliği içinde ise, bu ‘sorular’ tehlikeli olabilir.

Genelde erk (devlet), farkına varışları gündeme taşıyan insan kaynağına ve bu ortamı hazırlayan yapılanmalara karşı koymaya çalışır. Bu nedenle aydınlığa zemin hazırlayan bilimden ve sanattan (yaratıcılıktan) ürker. Bilim ve sanata karşı oluşu hâkimiyet kaybı endişesinden gelir. Ve yatırımını, kendilerinin istediği düzenin devamını sağlayacak insanı, biat edecek insanı yetiştirmeye hasreder. Sistemin direktiflerini fetvalaştırabilecek ve belledikleri kalıp düşünceleri aktarabilecek insanların yetiştirilmesine önem verir. Ve onların aracılığı ile hegemonyasını sürdürmek ister. Aydın insandan çok, çarkı çevirecek ‘devlet adamı’nın tahsili önem kazanır. Tahsile de bu sınırlılık içinde önem verirler. Sanat alanına verdikleri önem (!) gibi.

 

Yasa taslakları (varsa), tartışılmalıdır

Önümüzde duran, internette var olan yasa taslağının, uzun bir süredir üzerinde çalışılan ‘gizli, gizlenen yasa taslağı’ olup olmadığını bilmiyoruz. Belki bir ‘b’ planı, bir ‘c’ planı da hazırdır. Bu yasa taslağının bir günde hazırlanmadığı da açık. Duyduğumuz; erkin, son bir-iki yıldır böyle bir taslak üzerine, bir önceki Bakan’la birlikte çalışma yürüttüğü. Elbette bu yasa kapsamındaki kurumların sorumluları, örgütlerin sorumluları Bakanlığa gerekli bilgi, belge ve olması gerekenleri iletmiş olabilirler. İlgili kurumların yöneticileri şu anda dolaşan taslağın, kendi görüşleri olup olmadığını, henüz dile getirmediler. Gerçi daha baştan istifa dilekçelerini vererek, kendi görüşlerine sansür uyguladıkları da bir gerçek. Ancak, bu arkadaşların, çalışanların ve sanat çevresinin bilgisi dışında geliştirilen sürece ilişkin olup bitenlerle ilgili bir bilgileri varsa dile getirmelerinin, tecrübelerini, birikimlerini sanat çevresiyle ve çalışanlarla paylaşmalarının, görüş sunmalarının, bundan sonra yapılabilecekler üzerinde katkı sağlayacak bir rol yaratabileceği de açıktır.

Bizler sanat alanı için; sağlıklı, güvenli, çekincesiz bir ortamın yaratılmasını isteriz. Devletin, böyle bir alt yapıyı sağlama sorumluluğu olmalı diye bakarız. Ancak devlet (erk) genelde müdahale eder, güdümler, yasaklar. Biz de yasalarda, sanatsal yaratıcılığın önünü tıkayan bu ve benzer müdahalelerin olmamasını bekleriz. Ancak müdahale sadece yasa ile gelmez. Var olan ve var olana paralel oluşturulan üretim ilişkileri, sanatsal yaratıcılığa ve üretimine, özel yasanın yasaklarından daha fazla zarar verebilir. Sanat ortamı ise, hazırlanacak yasalarda, bu var olan zararlı ortamın etkisinden korunmayı bekler. Oysa erk, hangi sınıfın elindeyse çark da ona göre döner.

Önümüzdeki taslak yasada; erkin bu uygulamalarına zemin hazırlayan yetki kullanma sınırını genişletme ihtiyacını görmekteyiz. YÖK sürecinde olduğu gibi. Türkiye Sanat Kurumu Taslağının 4. Maddesi’nde belirtilen ‘Sanat Kurulu’nun oluşumuna baktığınızda 11 üyenin de atama ile geldiğini görürüz. 6’sının sanat dallarında öğrenim görmüş, görev yapmış veya temayüz etmiş kişiler arasından seçilir denmesi, sanat çevresi için bir rahatlık getirmez. Meselenin çözümü; belli bir süre sanatsal üretim içinde olanların, emek verenlerin seçme sorumluluğunu örgütlü olarak ele alabilmesinden geçer. Yoksa siz o sanat dallarında da biat eden, markalaştırılmış, kafa dengi (!) nice akil insan bulabilirsiniz.

Taslağın, bizce sakıncalı ikinci maddesi, kurula verilecek olan ‘projeler’ yaklaşımı ile ilgilidir. Bunların değerlendirme, uygulama yöntemleri, projelerden beklenenler ve de olması gerekenler ayrı bir tartışma konusu. Ancak, bildiğimiz kadarı ile, bu gibi projeler zaten yıllardır erk (devlet) tarafından desteklenir. Bunlar genellikle de ‘özel’ durumlardır. Genel sanat politikası ile de doğrudan bir ilgisi yokmuş gibidir! Aslında vardır. Kurcaladığınızda, sanatın politikası olmaz, biz sadece sanatı (yani projeyi) destekliyoruz diye yanıt verirler.

Sanattan ve politikadan ne anlıyorlar acaba diye merak edersiniz. Sonra da, ince bir politikayı nasıl yürütmek istediklerini fark edersiniz. Taslağın karmaşası içinde fark edilmeyen bir nokta da; ‘projelerle’, sahne sanatları alanındaki tüm yapılanmaları kucaklıyor ‘gibi’ yapmasıdır. Aslında bu; kamu hizmetini, dolayısıyla sanatı ve yaratıcılığı taşeronlara ihale etme yoludur.

Taslak yasanın tek tek bütün maddelerini irdelemeye devam edebiliriz. Ancak bu bizi sağlıklı bir sonuca götürmez. Çünkü Yasada, yapının ‘organizasyon şeması’nı ve meslek tanımlarının işaretini de görmemekteyiz. Bu belirsizlik; ‘yasanın’ aceleye getirilerek, sanat alanının sevk ve idaresinden pek de nasibini almamış, alamamış kalemlerle toparlanmaya uğraşılmış bir son dakika çalışması olduğunu göstermektedir. Bununla beraber yeri gelmişken taslak yasada değinilen bir-iki noktayı irdelemeye devam edebiliriz. Olaki bu anlamdaki çalışmalara katkı verebilir.

Taslak yasanın ‘Hükümler’ bölümünün 4. ve 5. Maddeleri, yerel yönetimlere de sanat alanındaki sorumluluğunu hatırlatıyor gibidir. Ancak, taslağın ‘Destekleme Usulü’ bölümünün 10/7. Maddesi, yerel yönetimleri de bu taslak hükümlerine bağlı kılmaktadır. Bizlerin de sık sık dile getirdiği bazı yaklaşımlar yasanın içine serpiştirilmiş gibidir. Ancak, sanatsal olanı ticari bir mal gibi Pazarlık (!) konusu yapmak, veya “seyirci daha nitelikli, daha ucuz temsil seyrediyor”a sığınmak, hiçbir zaman sağlıklı ve doğru sonuca vardırmaz. Çünkü devlet, sponsorunu ayarlar, ‘parayı’ bastırır ve meseleyi halleder. Hallediyor zaten. Oysa mesele; ne neden yapılıyor? neyi, neden yapmak istiyoruz? nasıl yol alırız? sorusuna yanıt verebilmekten geçer.

Sanat ortamı; özgür, özerk, çekincesiz bir yaratıcılığı gerek duyar. Bunun için ülkemizin tüm ödenekli, özel, amatör yapılanmalarını kucaklayacak, onlara alt yapı, bütçe olanağı koordinasyonunu sağlayacak, kendisi de sanatsal üretimin, araştırmanın içinde olacak, kamu hizmeti yaptığının bilincinde olan, bundan bir 50-60 sene sonrası için de sahne sanatları adına hesap verebilecek, sorumlu, uzmanlaşmış, özerk bir kurumsal yapıya ihtiyaç vardır. Bu yapı bizce her ilde örgütlü olmalıdır.

Ancak kamu kurumlarını, kamu hizmetini; ihale yolu ile, taşeronlar eliyle, dost-ahbap aracılığı ile yürütmeye çalışır ve de sanata, metalaşmanın penceresinden bakarsanız, elbette böyle bir yapılanmaya gerek duymayabilirsiniz. İhtiyaç duyulan kurumsal yapıyı, onun özerkliğini, insan kaynağını İl Kültür Müdürlüklerine bağlayarak, sanatsal olanı ‘ülke ölçeğinde değerlendirme gibi’ yapmak sizin için yeterli olabilir. Bu bir tercihtir ve sanatsal olandan beklediğinizi ortaya koyar. Oysa, ülkemin sanatsal soluğuna yıllardır emek veren ödenekli, özel ve amatör toplulukları, bugün de sürdürülen sembolik ‘yardımın’ aşılmasını ister. Yıllardır mevzuatlara takılan gerçek bir ‘desteği’ bekler. Erk ise, ‘organizatör projeleri’ ile ilgilenmeyi tercih ederek yoluna devam eder.

Biliyoruz ki, bir ülkenin gelişmesi, kalkınması ve dünyamıza olumlu anlamda katkı verebilmesi; evrensel dayanışma içinde kültürünü, kültürel dokusunu ve yaratıcı insan kaynağını değerlendirebilmekten geçer.

Tarihi süreç içinde de gördüğümüz gibi, eğer bilime ve sanata yatırım yapmazsanız, yapamazsanız, üreten ve geliştiren değil, tüketen, eriyen ve edilgen bir toplum olursunuz. Sadece sunulanı satın alabilen veya alamayan ülke konumuna düşersiniz. O da hammadde kaynaklarınız tükeninceye kadar sürer. O büyük insanlığa da bir hayrınız dokunmaz. Bu mesele de hamasetle çözülmez. Herkesin bildiği gibi, insan ve insanlık, yani dünyamız, bilim ve sanat alanına önem verilen dönemlerde sağlıklı sıçramalar yapmış ve gelişme göstermiştir.

Sanatçı farkındadır

Farkına varış, aydınlanma, erk (iktidar) için tehlikeli olabilir. Bu farkına varmada, farkına vardırmada sanatın önemli bir işlevi vardır. Erk, var edilen sanatsal ürünün ifadesinin farkındadır aslında. Bazen doğrudan eleştiremez, kendi ifadesini de dile getiremez. Veya kimileri getirir ve sanatın içine tükürür. Kimileri de ucube bulur, yasaklar, yıkar.

Bilindiği gibi, insanların başkalarının beğenisine uymaya, kafa sallayıp onları taklit etmeye ihtiyaçları yoktur. Kendi beğenileri elbette bir ölçüttür. Bizim için sanat ürünlerini değerlendirmede; ölçütlerin tümü, birkaçı veya sadece biri öne çıkabilir. Bu çıkış açıktır ki, bizim toplumsal konumumuzla, amaçlarımızla, dünyaya bakışımızla paralellik taşır. Bu beğeni kararında; kişinin dini inançları, milliyetçilik algısı, devlet yapısı, sosyal ve ekonomik konumu, aile düzeni, etik anlayışı, kısaca eski edinimlerinin birikimi vardır. Biraz ezbere dayanır. Ve elbette bu çerçevede de olsa, kendi görüşünü de ifade ederek, eleştiri getirme hakkı vardır. Ancak erk güdümlemek ister. Beğeniyi ve hatta eleştiriyi ‘kendi üstün görüşü (!)’ çerçevesinde sınırlar, sansürler, yasaklar. Oysa güzel olan; dil, din, ırk, mekân ve zaman sınırını aşan yapıtlarda gizlidir. Bizler insanı, insanlığı –biraz da- bu eserlerle fark eder, aydınlanırız.

Ancak saldırı bazen bu sınırın da dışına taşar. Mesele kökten çözülmeye çalışılır (!). Damardan girilir. “… Bilimsel terör var. … Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak şiire yansıtıyor. … Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, … Viyana’dır, Londra’dır, … Üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. …” der (3). Ne alaka der üzülürsünüz. Bu ‘yetkili’nin ardından bir sürü zevat, sanat üzerine olumsuz demeçler döktürmeye başlar. Son günlerde ‘Mi Minör‘ tiyatro sunumuna gösterilen ‘üstün sanat anlayışı (!)’ ile yapılan yorumlarda olduğu gibi, suçlu (!) yaratma iştahında olan bir belediye başkanının bunu iş edinmesinde gördüğümüz gibi. Şaşırırsınız. Şaşırmayanlar vardır ve sanatçılar işin farkındadır. Ve onlar, sanatsal alanı bu sorumlular mı koordine edecek, ‘projeleri’ destekleyecek der, unutmamaya çalışır. Süreç, alınabilecek derslerle doludur.

Küresel sermaye de, tarihten ders alır, almıştır. Sanatçıları, bu yaratıcı insan kaynağını, sadece bu feveranlarla, baskılarla sindirmenin artık yeterli olmadığını bilir. Her adımını kâr dürtüsüyle atan, her olaya rant kaygısı ile bakan bu sistem, elbette sanata da metalaşmanın kurgusu ile yaklaşır. Sanatçılar metalaşmanın kucağına itilir. ‘Para’ ortama hakim olur. Günlük yaşamının sürdürülmesi için bir geçim kaynağına ihtiyaç duyan, sanat alanında mesleğini sürdürmek isteyenler piyasanın insafına terk edilir. ‘Piyasa, para, popülizm’ eşliğinde ‘mesele’ yürütülür. Sanatsal üretime ‘mal’ olarak bakılır. Seyirci (izleyici, halk) kavramı ‘müşteri’ kavramı ile yer değiştirir. Teselli, “öğrenciye de müşteri deniyor” da aranır. Yaratılan atmosfer içinde sanatçı, yaratıcılığını geliştiremez, sürdüremez. Yalnız kalan sanatcı, giderek ‘becerisini’ pazarlamanın peşine, yani metalaşmanın tuzağına düşebilir. Ve sanat desteklenir. Destekleniyor mu?

Paranın (kapitalin) nereye, hangi üretime yönelik ve hangi ‘menfaat’ için kullanılacağına kim karar verir? Doğal olarak paranın sahibi. Bu yatırım tercihinin, toplumun, ülkenin çıkarlarından çok, sermayedara getireceği kâr oranı düşünülerek verileceği açıktır. Ve kapitalist sistemde zorunludur.

Taslakta, desteklenebilen projenin % 50’sinin karşılanabileceği kaydı, büyük prodüksiyonları, operaları kimlerin gerçekleştirebileceğine de işaret etmektedir. Ve mesele sadece prodüksiyonu gerçekleştirmekle (sahneye koyma süreci ile) sonlanamaz. O kadroyu, tüm sosyal hakları ile idame ettirebilmelisiniz. Elbette devlet (erk) sponsor olacak, parayı bastıracak diyebilirsiniz. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi bastırır da. Kültür Bakanlığı’nın bütçesinin genel bütçe içindeki payının yıllardır binde 3’lerde olduğunu düşünürseniz ve bu bütçenin sadece % 1’e çıkması ile üç Kültür Bakanlığı kurulabileceğini biliyorsanız; ‘kültür ve sanata’ yapılamayan desteğin ‘para’ meselesi olmadığını, bir ‘anlayış’ meselesi olduğunu da fark edersiniz. Fark ettikçe sorarsınız; Bu büyük prodüksiyonlardaki kadroyu ne kadar süre için istihdam edeceksiniz? Yaratıcılığı, hangi ‘performans’ kriteri ile ölçeceksiniz? Sanatçı için, sistemin yarattığı ‘esnek’ çalışma koşullarını nasıl uygulayacaksınız? Yanıtlansın istersiniz. Ancak asıl yanıtlanması gereken, sahne sanatlarının ortak yaratıcılığı gerekli kıldığıdır (sahne gerisinden, sahne üzerine tüm kadronun ortak yaratıcığa koyduğu katkı). Bu ortak yaratıcılık, açıktır ki, 24 saat birlikte düşünmeyi, soluklanmayı zorunlu kılar. Eserin (sunumun), beğenilen becerili bir iş olmanın ötesine geçebilmesi, yani ‘sanatsal’ boyut kazanabilmesi, böyle bir ortamın, böyle bir işleyişin yaratılabilmesi ile olanaklıdır. Bu olanağı yaratamıyorsanız sunumunuz ‘gösteri’ boyutunda kalabilir. Belki istenen de sadece bu sınır olabilir. Ancak, o kadar emeğe de yazık olur.

Bizce sanatçı; insana, insanlığa diyeceği olan, olabilen ve bu anlamda sancı duyan kişidir. Sanatsal üretim süreci bu sancının, demek istenilen, var edilmek istenilen bu düşüncelerin doğurulması için sarf edilen ‘çaba’ ile başlar (4). Yani sanatsal ürün alınır-satılır ticari bir meta değildir.

Sanatın işlevi ise; insanın yaratıcılığını kışkırtması, gıdıklaması ile başlar. Eğer sunulan ürün, izleyicisi üzerinde sanatsal bir algıyı canlandırabiliyorsa, kişinin veya toplumun (izleyicisinin) kendi ilgi alanındaki, kendi mesleğindeki duyarlılığını, yaratıcılığını harekete geçirebiliyorsa sanatsal bir üründür ve ‘işlevi’ vardır. Bu işlev ‘para’nın hegemonyasına ve serüvenine terk edilemez. Sanat alanının (sahne sanatlarının), kamusal ve kurumsal hizmet beklentisinin ve bunda ısrarının nedeni sanatın işlevinden kaynaklanmaktadır. Devletin, yerel yönetimin sorumluluğu bu nedenle öne çıkmaktadır.

Farkına varışlar, yeni soruları gündeme taşır. Peki, sorulara sabırlı, sağlıklı, doğru, makul yanıtlar verilemez mi? Verilir elbet. Nasıl bir yapılanma (organizasyon) muhafazakârlığı aşma iradesi gösterir, böyle bir olanağa (yaratıcılığa/bilim ve sanat sarmalına) yol verir, desteklemeyi görev sayar? İşte bu da yanıtlanması gereken ve aslında yanıtlanan bir sorudur.

İster kapitalist, ister sosyalist olun, yani hangi siyasi görüşe yakın olursanız olun, bireysel öznel niyetler; olumsuzlukları ortadan kaldırmaz. Elbette bu iyi niyetli çıkışların daha güzel bir dünya için soluk almamıza katkısı vardır. Ancak bu kalıcı olmaz. Sistem bu çıkışları öğütür ve yola devam eder. Yeni savaşları yaratmak zorundadır, yaratır. Mesele sınıfsaldır ve çözümü örgütlü çalışmayı, barışı var edecek, emekten yana bir mücadeleyi gerekli kılar.

Biliyoruz, sanat alanında, özelde sahne sanatları alanında (tiyatro, opera, bale) var edilebilecek olumlu gelişmeler, sanatın işlevinin farkına varanlarla, bu alana emek verenlerle yaşam bulabilir. Yani kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz. Ancak erkin (devletin) bu alandaki niyetinin, yapılanmasının da farkında olmalıyız.

Dostların dediği gibi; sanatın işlevine evet diyorsak, küresel sermayenin yönlendirdiği ve biçimlendirdiği piyasanın (metalaşmanın) kısırlaştırıcı kucağına terk edilmek istenilen sanatsal yaratı ve sanatsal üretim sürecinin özgürlüğünü korumalıyız. Bu özgürlüğü metalaşmanın kucağına bırakamayız. Bu yaklaşımı göz ardı ettiğimizde daha çok benzer yasa taslakları ile karşılaşabiliriz.  (Haz 2013)

  1. Sahne Sanatları, Yeniden yapılanma çalışma notu, DOB, Ankara, 1999
  2. Tiyatrolara Destek, Sahne Dergisi, Ankara, Eylül-Ekim 2011
  3. Gazeteler (İ.N.Ş.), 2012
  4. ATÜK İç Bülten, Sayı 3, Ankara, Ağustos, 2000,

 

OYUN DERGİSİ / Güz 2013 / Sayı 19.

Tiyatro Eleştirmenler Birliği / Mitos Boyut

 Şenol Tiryaki (2013)

Tiyatronun, Oyunun Etkinliğini Artırmak  Adına Bir Uygulama

– Şeyh Bedreddin Destanı-

1957’de resmi olarak kurulan Ankara Deneme Sahnesi  56 yıldır türk ve dünya tiyatrosu içinde  yaşamını sürdürüyor. Bu yıl da ulusal ve uluslararası alanda öz ve biçim açılarından seyircisini düşünsel ve duygusal olarak derinliğine etkileyecek olan Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı” nı seyircisine sunuyor.

Selçuklu ve Osmanlı devletleri içinde 15. yüzyılda yaşanan Bedreddin ve eylemi; birlikte üreten, paylaşan, güzel insana, güzel topluma ulaşmak adına düşünsel, inançsal ve siyasal alanda yaşanan kanlı eylemleri Nazım’ın

                                          “ yarin yanağından gayrı her şeyde

                                             her yerde hep beraber

                                            diyebilmek için”

 

özlemi ile yeniden yorumlanarak okuyucusuna sunduğu destanı biz de Ankara Deneme Sahnesi olarak çağdaş sahne koşulları ile seyircimizle paylaşmak istiyoruz.

 

Güzel İnsan’a, barışa ulaşmak adına, ‘Anadolu hümanizması’nı, yarının insanına, toplumuna kazandırmak adına Nazım, Bedreddin’in ağzından yorumluyor:

 

“ Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim.

                                                                          Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.

                                                                          Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçekleştirip

                                                                          biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını

                                                                          iptal edeceğiz”

 

Gerçekten de ‘güzel insan’ a ulaşabilmek için; dostluk, sevgi ve barış adına bütün kapılar açılabilmeli, ön yargılar kırılabilmeli.

 

Bu düşünceyi etkin ve derinliğine seyirci ile paylaşabilmek için hem açık biçimin -göstermeci tiyatronun- uzak açısını, hem de ritüelin içten katılma, birlikte olma özelliklerini iç içe değerlendirdik.

 

Bu oyun bir anma, bir tören ağırlığında sahnelendi. Kerbela’yı, taziyeyi, Mevlana’yı, Hacı Bektaş Veli’yi anma törenleri gibi. Bu törenlerin katılma ve duygu yoğunluğunu, trans etkinliğini, düşünme ve tartışma ortamına taşıyabilmek için göstermeci tiyatronun, oyun, oyun çıkarma, oyun tadı gibi özelliklerini dengeli bir biçimde buluşturarak duygu ve düşünceyi derinliğine etkin kılarak seyircimizle paylşmak istedik.

 

Birlikteliğimiz kutlu olsun.

Nurhan KARADAĞ

 

 

 

Şenol Tiryaki

Değerli dostlar, dünyamızı ‘küreselleşmenin’ dayattığı savaşların yıkımından kurtaracak olanın, barışı var edecek olanın, insanın yine kendisinin olduğunu ve insanlığın da bu çaba içinde olduğunu biliyoruz. Bu çabada bilim ve sanat sarmalının işlevi ve önemi açıktır. Oysa günümüzde bu alanlara ilişkin yeni dayatmaları görmekteyiz

Dünya, bilim ve sanat alanına önem verildiği dönemlerde gelişmiştir. Ve önem veren toplumlar, ülkeler kalkınmada söz sahibi olmuşlardır. Bu alanlara öncelik tanımayan, yatırım yapmayan, yapamayan ülkelerin kalkınmaları söz konusu olmamıştır, olamaz da. Onlar, başka ülkelerin yarattıklarını, doğal kaynaklarının sınırlığı içinde (onlara da el konuncaya kadar) satın alan veya alamayan edilgin ülke konumunda kalmışlardır, kalırlar. Tıkanan erk, bu altta kalışı ve açmazı, elinde kalan malzeme ile, yani yıllar öncesinin propagandaları ile sürdürmek ister. “Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz, yeni yeni sermayedarlar yaratacağız, küçük Amerika olacağız ve halkımız mutlu olacak demeye devam ederler.” Ancak, hamasetle bu işin üstesinden gelinemez ve sermayenin küreselleşmesi, yani sömürü, uluslararası örgütler (IMF, Dünya Bankası, NATO, vb.) aracılığı ve desteği ile devam eder.

Oysa, uluslararası iletişim ve dayanışma sadece ‘para’ ve ‘silah’ işbirliği içinde geliştirilen ‘çıkar’ değildir. Emekçilerin de ortak türküleri ve dayanışma örgütleri vardır.

Gerçekten de kalkınmanın ve olumlu yönde etkili bir dünya devleti olmanın, sadece ekonomik büyüme ile olmadığını, sadece teknoloji almak ile olmadığını 20. Yy’da gördük. Ülkelerin kalkınmasında refah düzeyinin küreselleşmesinde, barışın inşasında; aydınlanmanın, merkeze insanı koyan yaklaşımın ve bu konuda etkili olabilmede de ‘kültür meselesinin’ ve ‘emekten yana politikalarınbaşarısının ne denli önemli bir yerinin olduğu açıktır.

UNESCO tarafından 1997’de Fransa’da düzenlenen ‘Sanatçıların Durumunu İyileştirme ve Geliştirme’ konulu dünya kongresi sonuç bildirisinde;

“Günümüz toplumu artık bir bilgi toplumu olduğundan, geleceğe bakmak, ahlaki değerleri, teknolojiyi ve estetiği bir araya getiren yeni bir bütünleşme yolunu öngörmek sanatçıların işidir. Toplumların geleceği büyük ölçüde sanatçılara kulak vermeye bağlıdır.”

denilerek, dünyada yaşam düzeyinin iyileştirilmesi, toplumun gelişmesi, hoşgörü, hukuk ve barış ortamının gelişmesinde, sanat yapıtları ve sanatçıların yaptığı katkının bilinciyle ‘yaratıcı güç’ ün desteklenmesi vurgulanmıştır. Ülkemin insanları da bunun farkındadır ve gereğini elbet yapacaklardır.

Bu farkına varmada, vardırmada sanatın önemli bir işlevi vardır. Sanatçı; insanlığa diyecek bir sözü olan, bu anlamda ‘sancı’ duyan kişidir. Bu sancısını doğurmak için gösterdiği çabaya saygı duymak, yukarıda da değinmeye çalıştığımız nedenlerle de destek vermek gerekir. Ancak çoğunlukla, olması gereken bu doğal desteği göremeyiz.

İnsanların sanat eserlerine yaklaşımında, kendi beğenileri elbette bir ölçüttür. Kişinin bu kararında; devlet yapısı, sosyal ve ekonomik konumu, aile düzeni, dini inançları, milliyetçilik algısı, etik anlayışı, kısacası eski edinimlerinin birikimi vardır. Biraz ezbere dayanır. Güzel olan ise, dil, din, ırk, mekân ve zaman sınırlarını aşan yapıtlarda gizlidir. Bizler biraz da bu eserlerle insanı, insanlığı fark eder, aydınlanırız.

Kimi ülkelerde erk bu aydınlanmadan ve genellikle sanattan (yaratıcılıktan) ürker. Onlar için, özellikle de iktidarlarının devamı için, bu farkına varış, aydınlanma ‘tehlikeli’ olabilir. Var edilen sanatsal ürünün ifadesinin farkındadır. Eleştiremez, kendi ifadesini de dile getiremez (veya getirir) ve sanatın içine tükürür, ucube bulur. Ancak saldırı bazen bu sınırın da dışına taşar. Mesele kökten çözülmeye çalışılır (!), damardan girilir, bilim ve sanat insanlarımız suçlanır. “… bilimsel terör var. …resim yaparak tuvale yansıtarak, şiir yazarak şiire yansıtıyor. …arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, …Viyana’dır, Londra’dır. …üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur der (İNŞ/gazeteler)”. Ne alaka der üzülürsünüz. Ardından bir sürü zevat, ‘sanat’ üzerine, ‘sanatçı’ üzerine olumsuz demeçler döktürmeye başlar, sanata, sanatçıya ‘saldırılır’. Şaşırırsınız.

Ama siz yine de bakmayın öyle kraldan fazla kralcıların saldırgan feveranlarına. Bu sözlü ve fiziki saldırıların; kısa sindirmeler sağladığını ve kendilerine ‘muhtaçlığa’ (sığınmaya) ve dolayısıyla satın alma güçlerine katkı verdiğini bilen esas güçler (sistemin sahipleri/sermaye), yeri geldiğinde bu zihnini zikreden zevata zılgıt da çekebilir veya çektirtir. Veya kamuoyuna ‘yanlış anlamayın izahını’ yapabilir, yaptırır. Ancak bunlar ‘yerseniz’ anlamında sunulan beyanlardır. Ve ‘sanatçı’ bunların farkındadır.

Ancak sanat alanı ve sanatçı için ‘tehlike’ bu dayatmalarla, bu zorlamalarla sınırlı değildir. Görüldüğü gibi, küresel sermaye de tarihten ders alır, almıştır. Sanatçıları, bu yaratıcı insan kaynağını sadece bu feveranlarla, baskılarla sindirmenin yeterli olmadığını, olamayacağını bilir. Her adımını kâr dürtüsüyle atan, her olaya rant kaygısı ile bakan bu sistem, elbette sanata da metalaştırmanın kurgusu ile yaklaşır. Sanatsal üretim mal, izleyici de (seyirci de) müşteri olur. Ve sanat desteklenir! Destekleniyor mu? Sorarsanız; yenilikten, değişimden ‘ileri demokrasiden’ dem vururlar. Koca koca mekânlarda, müzelerde, mülklerde gerçekleştirmeye çalıştıkları kontrollü etkinliklerden bahsederler. ‘Güdümlemek’, ‘sınırlamak’ amaçlarını hiç dile getirmezler. İşte bu ‘ne oluyor? Nasıl oluyor?’ diye soramadığımız yuvarlamaların farkına varamayışımızda ve elbette farkına varışlarda sanatın da rolü vardır.

Bilim insanı Behice Boran da, yıllar önce, Adımlar Dergisi’ndeki (Haziran 1943) “Sanat sanat içindir/Sanat cemiyet içindir dolambacı” makalesi ile;

“Sanat sanat içindir diyenlerin faaliyetlerine baktığımız zaman da kendilerinin tenakuza düştüklerini görürüz. Yarattığı eserin bile kime hitap edip etmediği ile ilgilenmeyen kimse, neden sanat sanat içindir iddiasını, makale, kitap yazarak, konferans vererek veya karşısındaki ile münakaşa ederek müdafaa ediyor? Neden karşısındakini ikna etmeye çalışıyor. Demek ki ‘karşı taraf’ ile, yani okuyucu ile, dinleyici ile alakadar olunuyor”

diyerek, bu ‘farkına varışta’ sanatsal ürünün önemine ve bu nedenle de sanatçının duyarlılığının sorumluluğuna dikkati çeker.

Elbette her sanatçının gerçekleştirdiği eserin izleyicisinin üzerinde bir etkisi vardır. Bizim için, sanatçının yarattığı sunumun, yani sanat ürünlerinin değerlendirmesinde ölçütlerin tümü, birkaçı veya biri öne çıkabilir. Bu çıkış açıktır ki, bizim toplumsal konumumuzla, amaçlarımızla, dünyaya bakışımızla paralellik taşır.

Yine Boran, aynı makalede;

“Sanatkâr çalışırken eserinin hitap edeceği zümre ile ilgilenmeyebilir; sırf kendisini tatmin için eser yaratabilir. Eserinde şuurlu olarak hiçbir görüş, bir tez ifade etmeyebilir. …Sanatkâr kendisi ister farkında olsun, ister olmasın zaruri olarak mensup olduğu devrin, cemiyetin, zümrenin, hatta küçük bir kliğin kıymetlerini, görüşlerini eserine aksettirir. …Bunun için sanatkâr, kendini tatmin etmek ve iç âlemini ifade etmekten başka hiçbir şuurlu gaye, tez gütmese bile yine farkında olmadan şahsiyetinin bir parçası haline gelmiş olan, onda yerleşmiş olan sosyal değerleri eserinde aksettirmiş olacaktır. …Sanat sosyal şartları aksettirir derken, aynanın dışarıdaki eşyayı aksettirmesi nevinden mekanik bir akis, bir ikinci kopya kastetmiyoruz. Faal, dinamik unsur, insanın kendisi, giriştiği faaliyetlerdir.”

diyerek işaret ettiği gibi; ifade özgürlüğünün önü açık olmalı. Ancak yine, Boran’ın da dikkati çektiği gibi, neyin neden yapıldığını, ne sonuç doğurduğunu, doğurabileceğini de bilmeliyiz. Bizim de karşı olduğumuz, eleştireceğimiz çok farklı sunumlar olacaktır, oluyor. Biz meselenin sınıfsal olduğunu biliyoruz. Buna karşı çıkanlar, mazeret sunanlar elbette olacaktır, oluyor zaten. Ama olmalı. Sanat alanından derlenebilecek yanıtlar üzerinden sağlıklı bir ilerleme olanağına kavuşabiliriz. Ancak yanıtlar özgürce derlenebilmelidir.

Daha güzel bir dünyanın düşünü kuran insanların mutluluğu ve düşlerinin gerçeğe dönüşebilmesi, emekten yana yürütülen politikaların başarısı ile olanaklıdır diye düşünüyoruz.

Açıkça görüyoruz ki; insanlığın binlerce yılda var ettiği olumlu değerlere (emek, barış, sevgi, saygı, vicdan, vefa, …) küresel sermayenin saldırısı hızlanarak devam ediyor. Savaşa muhtaç bu küresel güç ‘sisteminin getirdiği zorunluluklarıdaha da pervasızca gündeme taşıyor. Mızrak çuvala girmiyor. Girmiyor ama hegemonya (paranın hegemonyası) uluslararası boyutta sürüyor.

Küresel sermayenin elindeki bu ‘paranın gücü!’, yani sermaye ve sermayedar ilişkisinin bütünlüğü, değişmez bir kural değildir. Değişebilir. Ancak, bu kuralın (kapitalizmin) nasıl işlediğinin ve öncelikle bu sermayenin nereden kaynaklandığının ve emperyalist boyutunun da farkına varılması gerekir.

Zenginliğin, varsıllığın ‘para’ ile ilgisi vardır elbet. Ama bu durum kapitalist sistemin esas belirleyicisi değildir. Marx’ın o müthiş soyutlaması ile işaret ettiği gibi, mesele ‘para’nın sermaye olarak kullanılıp, ‘artı değere’ el konulmasıyla başlar. Bu duruma (sömürüye), sömürülenlerin, emekçilerin itirazı kaçınılmazdır. Peki, sömürü nasıl sürdürülebilir. Gücü (iktidarı) elinde tutanlar, her türlü ‘kanuni!’ ve ‘zora dayalı’ önlemini alır. Ama bu önlemleri alabilmesi bile açıktır ki; insanların bu düzenin bir ‘mukadderat’, bir ön kabul olarak algılanması ile olanaklıdır. Erk, bu ‘ön kabul’ dışında gelişecek bir felsefeye, düşünceye izin vermemek ister. Ama insanlar düşünürler.

Evet her şey maddi, her şey para değildir elbet. Yaşam insanlığın var ettiği değerler ve ilişkiler üzerinden devam etmektedir. Ancak, insanlar yaşam kalitelerini yükseltmek, geleceklerine güvenle bakmak, daha mutlu bir yaşam sürdürmek isterler. Önlerindeki ilk aşama ailelerinin mutluluğu için mücadeleye girmektir. Bu mücadele onları, ister istemez, bazı engellerle karşılaştırır. Bu kavşakları aşmak için gösterdikleri çaba sonunda, bazı küçük sorular akla gelir ve sorarlar. İşte kişinin ütopyalarını var etmek için dile getirdiği bu sorular ve yanıtlar, erkin (devletin) durumunu da ortaya çıkarır.

Sermayedar (kişi) öznel olarak emekten yana bir istemde bulunsa, kendi işletmesini bu doğrultuda hizmete soksa, emekten yana her şey düzelir mi? Bizce düzelmez. Yani, sistem onun bireysel kararına göre yürümez. Para, kapitalizmin genel kurallarına uygun olarak seyrini, serüvenini devam ettirir. Emekten yana olduğunu varsayan sermayedar, rekabeti insan yararına sürdüremez. Sürdürürse batar, sistem dışı kalır. Sistemde kalması sömürü kuralını işletmesine bağlıdır. Kâr edebilmelidir. Artı değere el koyabilmelidir. Kapitalist akışta, planda, merkeze insan konmaz.

İster kapitalist, ister sosyalist olun, bireysel öznel iyi niyetler kapitalizmin olumsuzluklarını onarmaz. Elbette bu iyi niyetli çıkışların daha güzel bir dünya için soluk almamıza katkısı vardır. Ancak bu kalıcı olmaz. Sistem bu çıkışları öğütür ve yola devam eder. Yeni savaşları yaratmak zorundadır, yaratır. Mesele sınıfsaldır ve çözümü buna uygun örgütlü çalışmayı, barışı var edecek mücadeleyi gerekli kılar.

Mücadeleyi sağlıklı yürütme kaygısı, elbette yeni soruları da ortaya çıkarır. Bugün çoğu sermaye partileri bile, sokaktaki insanın kapitalizme ve onun etkisine karşı duruşunun farkındadır. Kitlelerin haklı çıkışlarını acımasızca bastırıp, sömürü düzenini devam ettirirlerken, olumsuzluğun kendi yönetimlerinden (iktidarlarından) kaynaklanmadığını, bunun kapitalizmin doğal sorunu olduğunu yer yer de olsa dile getirmek zorunda kalırlar. Hele kriz dönemlerinde suçu kimin üzerine yıkacaklarını şaşırırlar. Ancak sömürü düzenini de devam ettirirler.

Uzmanlar, üretim için (kapitalist işleyişin üretimi için) üretim hammaddesi, işgücü, üretim araçları ve bu unsurların ‘mal’ (meta) üretebilmesi için de sermaye (kapital) gereklidir demektedirler Yani açıkçası, mal (meta) üretimi için sermaye (para) gereklidir demektedirler.

Peki. ‘para’nın (kapitalin) nereye, hangi üretime yönelik ve hangi ‘menfaat’ için kullanılacağına kim karar verir? Doğal olarak paranın sahibi. Bu yatırım tercihinin, toplumun, ülkenin çıkarlarından çok sermayedara getireceği kâr oranı düşünülerek verileceği açıktır. Ve de kapitalist sistemde zorunludur.

Biz de soralım. Mal (meta) üretiminde sermayenin gerekli olduğunu öğrendik. Peki sermayedar gerekli mi? Sermayedarın ‘mal’ üretimindeki rolü, üretime katkısı nedir? Bizce katkısı, eğer üretim sürecinde yer alabiliyorsa, üretim sürecine katkı koyabilen diğer emekçiler kadardır. Uzmanlığının katkısı ölçüsünde bir payı vardır. Şimdi tekrar soralım. Sermaye ve sermayedar bağlantısında sermayedarı çıkararak yerine toplumu (halkı, çalışanı, emekçiyi) koysak ne olur? Nasıl olur? Merak işte…

Kapitalist sistemin, emperyalizmin içinde kalınarak, alternatif çıkışların önünü kapatarak bu kıskaçtan, bu krizden kurtuluş olabilir mi? Olmaz elbet. Ama onlar kitleleri propaganda olanaklarının güçlerini kullanarak, yalanları ve dedikoduları ile kandırma çabalarını sürdürürler ve buna önem verirler. Sömürü düzenini gizlemeye çalışırlar. Her gece yeni bir gündem yaratarak, kitleleri asıl tartışılması gerekenden (yaşamın asallarından) uzaklaştırmaya çalışırlar. Bir yandan Adem ile Havva’dan geldiklerini zikrederler, bir yandan da bu insanların dil, din, ırk sarmalında didişmelerini isterler. Alternatifi haykıran emekçilere, “Ütopyaları bırakalım, şimdi sırası mı!”, “Bak şu belayı atlatalım hele” diyerek, yüreklere korku salmaya çalışarak, doğruları bir başka bahara erteletme telaşına girerler.‘öcü politikalarının(korku yaratma, ehvene sığınma politikalarının) kuyruğuna takılanlar neye, kime hizmet ettiklerinin farkında mı?

Sanatçı farkındadır. /Ş.T.)

(Sanatçı; tiyatro/emek sarmalında payda da ne olduğunun, ve olması gerekenin farkındadır.)

 

Tartışma notu (örneklenerek)

(Erk (sermaye), sanatçının; demek istediğini dile getirmesini, sancısını doğurma çabasını istemez. Onun,‘becerisini’ pazarlayarak yol almasını, para, piyasa, popülizm sarmalında yuvarlanmasını bekler. Sanatsal olanla pek ilgileri yoktur. Sanatı ve sanatçıyı, kendi felsefelerinin zihinlere işlenebilmesi, farklı alternatif yaklaşımların alalanması çerçevesinde desteklerler. Amacı, hedefleri doğrultusunda metalaşmanın yolunu döşemektir, döşerler.)

Şenol Tiryaki (2012)

 

Yusuf Sağlam

Çocuk, Toplum ve Eğitim

İnsanlık tarihinde çocuğun toplumdaki önemi ve konumu ile ilgili pek çok kayıt bulunur. Düşen bu kayıtlar, döneminin karakteristiğine dair derin izler taşır. Ana hatlarıyla bu kayıtlara bakıldığında, o günden bu güne pek çok şeyin kendini devam ettirdiği bilincine varırız. Görülen o ki, en küçük ve en ilkel kapalı toplumdan, en geniş ve en modern günümüz toplumuna kadar, çocuğa bakıştaki genel anlayış emekleme halini devam ettirmektedir. Devamı »

1 / 3123